10 Haziran 2014 Salı

İNTİHAR

İNTİHAR

Tüm ölümlerin % 0.4-0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım), kişiyi ve çevresini etkilemenin yanı sıra, sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. Erkeklerin kadınlardan daha çok intiharı gerçekleştirdiği saptanmıştır.

8 Haziran 2014 Pazar

ALKOL VE MADDE BAĞIMLILIĞI (Devam Edecek)

MADDE BAĞIMLILIĞI:

Son 12 aylık sürede kullanılan madde(alkol, eroin, esrar...) kişinin yaşama uyumunu bozacak, belirgin olarak bir rahatsızlığa yol açacak biçimde kullanılıyordur.

Artık maddeye karşı direnç artmıştır (tolerans).
Eskisinden daha çok kullanıldığı halde yemiyordur.
Madde kullanılmadığında yoksunluk belirtileri oluşur ve bunları gidermek için madde alımı sürdürülür.
Madde kullanılmaya başlanmadan önce tasarlanandan fazla miktarda ve sürede alınıyordur.
Madde kullanımını bırakmak ya da denetlemek için yineleyen çabalar vardır ama başarısız olunur.
Maddeyi elde etmek için yoğun çaba harcanır. Maddenin etkisinde gittikçe daha çok zaman harcanır (gün boyu madde etkisinde geçirilen süre artmıştır).
Madde etkisi altında olduğu için günlük işlerini yerine getirememeye başlamıştır.
Sosyal, bedensel ya da ruhsal bir sorunlar geliştiği halde kişi madde kullanımını sürdürür.
Her şeyin kötüye gittiğini görmezden gelir.

MADDENİN İSTİSMARI:


1 yıldan uzun süredir kişi maddeyi uyumunu bozacak, belirgin bir rahatsızlığa yol açacak biçimde kullanıyordur. Kişinin;
Evde, işte ya da okulda yükümlülüklerini sürdürmesini önleyecek şekilde yineleyici biçimde madde kullanımı vardır.
Fiziksel tehlike yaratabilecek durumlarda bile maddenin etkisi altında olabilir.
Madde kullanımı ile ilişkili olarak yasal sorunlar çıkmaya başlamıştır.
Madde kişinin sosyal yaşamında yineleyici ve kalıcı sorunlara yol açmış olmasına karşın kullanımını sürdürüyordur.


ALKOL BAĞIMLILIĞININ NEDENLERİ

 






1.Ruhsal-Davranışsal Kuramlar (Psikolojik)

a) Psikodinamik Kuramlar:

Alkol bağımlılığının psikodinamik nedenini açıklamaya yönelik kuramlar, aşırı baskıcı üstbenlik ve ruhsal-cinsel gelişimin oral dönemindeki saplanması üzerine odaklaşmıştır. Aşırı katı ve baskıcı üstbenlikleri olan kişiler alkolü bilinçdışı gerginliklerini azaltmak için içerler. Bilinen psikanalitik özdeyişde söylendiği gibi, katı üstbenlik alkol içinde erir. Freud oral döneme saplanmış kişilerin bunaltılarını alkol gibi maddeleri ağız yoluyla alarak azalttıklarını, oral doyum sağladıklarını düşünür. Bağımlılar genel olarak bağımlı, utangaç, yalnızlığa eğilimli, bunaltısı yoğun, engellenmeye dayanma gücü düşük, ürkek, gergin, eyleme vuruk, aşırı duyarlı ve cinsel dürtülerini bastırmış kişilerdir. Ayrıca antisosyal kişilik özelliklerinin alkol bağımlılarında daha sık olduğu bilinmektedir.

b) Davranışsal kuramlar:


Davranış bilimciler sürekli alkol almayı öğrenilmiş bozuk bir davranış olarak görürler. Alkol alımının gerginliği azaltan, rahatlatan özellikleri gibi olumlu pekiştirici yanları ilk alkol alımından sonra bu davranışın sürmesine katkıda bulunur. Kişiler sıkıntı ve sorunlarla baş etmede zorlukları olduğunda alkole yönelirler ya da aldıkları alkol miktarını arttırırlar. Ayrıca aile büyükleri ve akrabaların içme alışkanlıkları da kişilerin içme davranışını etkiler.

2. Toplumbilimsel Kuramlar

Gelenek ve töreleri ile alkolü onaylamayan toplumlarda alkolizm oranının az olduğu bilinmektedir. Kimi iş kolları ve çalışma ortamlarında -otel, içkili lokanta, bar, pavyon,yurtlar, gemiler, vb- çalışan kişilerde alkollü içki tüketimi daha yüksektir. Alkolün kolay ve ucuz elde edilebilirliği de önemli başka bir etkendir.

3. Biyolojik Nedenler

Alkoliklerde görülen fizyolojik ayrılıkların alkolizmin nedeni mi olduğu, yoksa kötü beslenme, fazla miktarda alkol alımı ve aşırı zorlukllara dolu bir yaşam biçiminden mi kaynaklandığı kesin olarak bilinememektedir. Alkolün sinir sisteminde yol açtığı kimyasal değişiklikler önemlidir. Alkolün santral sinir sisteminde endojen opioid sistemle etkileştiği, opiyat benzeri maddeler oluşturduğu ve bağımlılığın bunlar aracılığıyla geliştiği düşünülmektedir. Alkol sinir hücresinde ciddi hasara yol açar. Uzun süre ve yüksek miktarda kullanıldığında geri dönüşümü olmayan zararlı etkileri vardır.

Kalıtımsal etkenler:

Alkol bağımlılarının birinci derece akrabalarında bağımlılık oranı 3-4 kat daha yüksektir. İkiz çalışmalarında tek yumurta ikizlerinde bağımlılık oranının çift yumurta ikizlerine ya da ayrı cinsiyetteki kardeşlere oranla daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Yapılan araştırmalara göre kişinin alkolizme olan yatkınlığının derecesi birçok gen tarafından belirlenmektedir(poligenetik), bu kalıtımsal etkenlerin çevresel etkenlerle birlikte alkolizme yatkınlığa yol açtığı kanısına varılmıştır.

SIKLIĞI VE ETKİLERİ



ALKOL BAĞIMLILIĞI

Etil alkol meyve ve tahıllardaki karbonhidratların fermentasyonu sonucu kolayca elde edilebilmektedir. Bu nedenle tarih boyunca hemen her toplumda alkollü içkiler kullanılmıştır. Özellikle sanayi devriminden sonra alkol üretimi ve tüketimi, bunula beraber alkole bağlı sorunlar da artmaktadır. Alkolün kişilerde yaptığı ağır ruhsal ve bedensel bozukluklar yanında; kişiler arası ilişkiler bozulmakta, aile içi sorunlar artmakta, çocuklar olumsuz yönde etkilenmektedir. İş ve trafik kazalarında, yaralama, öldürme ve özkıyım (intihar) olaylarında, iş ve işgücü yitimlerinde alkol en önemli sorumlulardandır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) alkol bağımlısını " uzun süre ve alışılmışın dışında alkol alan, alkole bağlı ruhsal-bedensel-toplumsal sağlığı bozulan, buna karşın durumunu değerlendiremeyen; değerlendirse bile alkol alma isteğini durduramayan, sağaltıma gereksinimi olan bir hastadır" diye tanımlar. Bir başka tanımında ise; alkolün işine engel olduğunu değil de işinin alkol almasına engel olduğunu düşünmeye başlayan kişiyi alkol bağımlısı olarak görür.

SIKLIK-YAYGINLIK

Alkol kötü kullanımının yaşam boyu riski kadınlarda %10, erkeklerde %20; alkol bağımlılığının yaşam boyu riski ise kadınlarda %3-5, erkeklerde %10'dur(batı toplumlarında). Alkol bağımlılığı ve alkol kötü kullanımının birlikte yaşam boyu yaygınlığı %13,8 olarak bildirilmektedir. Yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir. Otomobil kazalarında %75, kazadan ölümlerde %50 oranında, adam öldürmelerde %50, özkıyımlarda %25 oranında alkol sorumlu bulunmuştur. Alkol ortalama yaşam süresini en az 10 yıl kısaltmaktadır. Ayrıca başka bağımlılık yapan maddelere öncülük etmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise alkol tüketimi ve alkole bağlı sorunlar hızla artmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre (1987-1991-1995) Tekel'in ürettiği alkollü içkilerde çok önemli bir değişiklik olmamıştır. Ancak özel girişimcilerin ürettiği bira tüketimi üçe katlanmıştır. Yine özel girişimcilerin ürettiği şarap ve yurt dışından getirilen sert içkilerin (viski, votka, vb) tüketimi de hızla artmaktadır. Yine DİE verilerine göre; trafik kazalarından ölümler ve özkıyım olayları da artmaktadır. Bu olaylarda alkol birincil sorumludur.

Alkole başlama genelde delikanlılık dönemindedir. 10'lu yaşların ortaları (12-17) en sık alkole başlanılan yaşlardır. Alkol bağımlılığı ve alkol kullanımına bağlı yaşam sorunları 20-35, sağaltım için başvurular ise 40'lı yaşların başlarındadır. 45 yaşından sonra alkole başlama söz konusu ise altta yatan bir duygudurum bozukluğu ya da genel tıbbi duruma bağlı bir ruhsal bozukluk aranmalıdır. Alkole başlama yaşının erken olması ile alkol bağımlılığının ağır düzeyde olması, antisosyal kişilik bozukluğunun ve ailede bağımlılık öyküsünün daha sık bulunması arasında ilişkiden söz edilmektedir.

Alkole bağlı sorunlar beyaz ırkta daha sıktır. Alkol tüketimi coğrafi bölgelere, dinlere göre de değişmektedir. İslam, Hindu ve Baptist'lerde tüketim daha azdır. Tüm sosyoekonomik sınıflarda görülmektedir. Kentlerde kırsala göre daha yaygındır. Bazı mesleklerde alkol bağımlılığı daha sıktır. Alkollü içki satan yerlerde çalışanlar, oyuncular, yazarlar, denizciler, doktorlar arasında alkol kullanımı daha sıktır.

ALKOLÜN FİZYOLOJİK ETKİLERİ

Uzun süre alkol kullanımı sonucunda istenen, hoşa giden etkiyi elde edebilmek için daha fazla miktarlarda alkol alınır. Uzun süre alkol kullanımına bağlı direnç artımı ve alınan alkol miktarının azaltılması ya da alkolün kesilmesinden sonra ortaya yoksunluk belirtilerinin çıkması, bunların giderilmesi için alkol alımının sürdürülmesi fizyolojik bağımlılığın temel göstergeleridir. Bunlarla birlikte son yıllarda bağımlılık gelişiminde "madde arama davranışı" üzerinde durulmaya başlanmıştır. Kullanılan maddeyi bulmak için gösterilen çabalar da bağımlılık için önemli bir ölçüttür.



SAĞALTIM(TEDAVİ), GİDİŞ VE SONLANIM (PROGNOZ)



Bağımlılığın sağaltımı

a) Değerlendirme ve alkolü bırakma isteğinin arttırılması : Sağaltımın başlangıcında hastanın durumunu değerlendirme, alkolü bırakma konusunda isteğinin (motivasyonunun) arttırılması, daha sonra alkolden arındırma, uzun süreli sağaltım planının yapılması uygun olur.

b) Alkolden arındırma (detoksifikasyon): Alkolün bırakılmasından sonra ortaya çıkan belirtilerin sağaltımı yapılır.

c) Uzun süreli sağaltım yaklaşımları: Değerlendirme ve alkolü bırakma isteğinin artırılması aşamasından sonra kişi alkolden arındırılır. Ardından uzun süreli, hastanın gereksinimine göre bir sağaltım planı belirlenir ve uygulamaya geçilir.

i) Psikoterapötik yaklaşım: Hastanın benlik gücü, yaşam zorlarıyla baş etme yeteneği, uyum yetileri değerlendirilerek uygun bir psiloterapötik yöntem seçilebilir. Bu dönemin asıl amacı hastanın alkole geri dönüşünü engellemeye çalışmak, alkolsüz yeni yaşamına uyumunu sağlamak, bu süreç içindeki güçlüklerle baş edebilmesine yardımcı olmaktır. Bu dönem sağaltımı psikoanalitik, destekleyici ya da bilişsel-davranışçı psikoterapi, bireysel ya da grup psikoterapisi, kendine yardım grupları (Alcoholics Anonymous) aracılığıyla yapılabilir. Sağaltım yaklaşımları belirlenirken basmakalıp yöntemler yerine her hastanın kendine özgü özelliklerine, bozulmuş ya da sağlıklı yönlerine, beceri ve yeteneklerine göre esnek olunmalı, bir birey olarak hastanın gereksinimleri belirlenip o doğrultuda bir yol izlenmelidir. Alkolsüz yaşam kişi için yeni bir başlangıçtır, bu nedenle yeni dönemin kendine özgü sorun ve sıkıntıları olabilir. Adım adım, beklentileri çok yükseltmeden, olumsuzlukları ya da başarısızlıkları abartmadan, gerçekçi, uygulanabilir yöntemlerle yeni yaşamına uyum sağlamasına çalışmak, hastanın değişme isteğini arttırmak, destek olmak amaçlanmalıdır.

ii) İlaç sağaltımı: Alkol kullanımına bağlı olarak gelişmiş depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları gibi durumlarda antidepresan, anksiyolitik, hipnotik ilaçlar duruma göre kullanılabilir. Benzodiazepin grubu ilaçların alkolle çapraz direnç artımı ve bağımlılık yapıcı özellikleri nedeniyle uzun süre kullanılmaları önerilmez. Alkol kullanımına bağlı ruhsal bozukluklar olmasa bile alkol arama davranışını azalttığı düşünülen SSRI grubu ilaçlar verilebilir.

iii) Kendine yardım grupları-Adsız Alkolikler (AA): Alkole bağlı sorunları olan kişilerin oluşturdukları gönüllü bir destek kuruluşudur. İlk kez 1935 yılında, alkol bağımlılığı olan kişilerce kurulmuştur. Ortak sorunları olan kişiler bir araya gelerek yardımlaşmak, dayanışmak, paylaşmak, birbirlerine destek olmak, benzer sorunları çözmek amacıyla bir kendine yardım grubu olarak kurulmuştur. Bu grup üyeleri günün her saatinde birbirlerine yardım ederler. Eğitici toplantılar düzenlerler. Benzer sorunlar yaşayan insanların bir araya gelerek oluşturdukları bu gruplara katılmayı sürdürenlerde alkolden uzak durma başarısı yüksektir. Alkol bağımlılarının eşlerinin oluşturdukları A-Anon, çocuklarının oluşturdukları Alateen grupları da bağımlıların yakınlarının sorunlarını çözmek, birbirlerine destek olmak amacıyla kurulmuştur.

GİDİŞ VE SONLANIM (PROGNOZ)

Alkol bağımlılığı geliştikten sonra kişide geçici sürelerle alkolü denetim altına alma çabaları görülür. Bu denetim altına alma çabaları sıklıkla kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar, yasal sorunlar ya da bedensel hastalıklarla ilişkilidir. Bu dönemlerde yoksunluk belirtileri yaşarlar. Çoğunlukla bu bırakma çabaları başarısızlıkla sonlanır. yeniden alkol alımına başlanması ile bağımlılık ve ona bağlı sorunlar gündeme gelir. Bu durum bir kısır döngü içinde sürer gider. Sonlanımın iyi olduğunu belirleyen göstergeler: antisosyal kişilik özelliklerinin bulunmaması, diğer madde kullanımının olmaması, iş, aile, yasal ve geçimsel sorunların çok yoğun olmaması, sosyal destek sistemlerinin yeterli olması, alkolü bırakma konusunda istekli olması,


Kaynak: http://www.bursapsikiyatri.com

MENOPOZ - 1 -

Menopozun ortaya çıkışı
Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması sonucu ortaya çıkar. Yumurtalıkların doğal ömrü yaklaşık olarak 35 yıldır ve çalışamaz hale gelmeleri yaşlanmanın doğal bir sonucudur.

Kadınların üretken yılları boyunca yumurtalıklarındaki foliküller olgunlaşır ve hipotalamik-hipofizer aks stimülasyonu sayesinde yumurtalarını düzenli olarak bırakırlar. Menopoz yaklaştıkça foliküllerin önce bir kısmı, zamanla tamamı yumurta bırakamaz hale gelirler. Bu durum âdet düzenini bozar. Adet kanamaları gecikmeye veya sıra atlamaya başlar. Belirtiler bazen hamilelik ile karıştırılabilir. Adet araları iyice uzar. Bazı kişilerde kanamanın miktarı azalırken, bazı kişilerde aşırı kanama görülebilir. Şanslı bir azınlıkta ise adet kanamaları menopoza girince birden kesilir.

Yumurtalıklar çalışamaz hale gelince giderek daha az östrojen hormonu üretmeye başlarlar. Östrojen azalması, üreme faaliyetlerini kontrol eden bezelerdeki (glandlar) hormonel aktivitelerde belli belirsiz değişikliklere ve yeniden düzenlemelere neden olur. Östrojen seviyelerinin düşmesi, hypothalamusun nörovasküler mekanizmasını bozar ve menopozun tipik özelliklerinden olan "ani ateş basmasını" (İng: hot flash veya hot flush) tetikleyen vasomotor değişiklikleri başlatabilir. Hipofiz bezelerinin metabolizması değişir ve kan ile idrarda yüksek miktarlarda folikül stümilasyonuna yardımcı olan hormonlara (FSH) rastlanılır. Adrenal ve tiroid bezlerinin hormonel dengesi de bozulur. Tüm bu değişiklikler birçok kadında fiziksel veya zihinsel rahatsızlıklara neden olmazlar.[1]

Menopozun belirtileri
Menopozun en önemli belirtisi adet düzeninde meydana gelen değişmelerdir. Diğer belirtiler şöyle sıralanabilir:

Ani ateş basması
Ani ateş basması genellikle göğüste bir ısınma hissiyle ortaya çıkar. Oradan boyuna, yüze ve bazen de tüm vücuda yayılır. Bazen ateş hissiyle birlikte iğnelenme de görülür. Yüzde ateş basması sonucu ortaya çıkan kızarıklık başkaları tarafından rahatlıkla farkedilebilir. Geceleri ateş basması uyku düzenini bozabilir. Bazen de aşırı terleme veya üşüme uykuyu bölebilir.

Ani ateş basması menopozdan hemen önce başlar ve yaklaşık 2-3 yıl devam eder. Yumurtalıkları ameliyatla alınmış genç bayanlarda da, operasyondan yaklaşık bir hafta sonra ani ateş basması görülür.

Baş ağrısı ve baş dönmesi
Menopozun birçok belirtisi vardır ancak bu belirtilerin kaynağı menopoz ile alakası olmayan rahatsızlıklar da olabilir: Gerginlik, baş ağrısı ve baş dönmesi bunlardan birkaçıdır. Ayrıca menopoz nedeniyle sıklıkla karşılaşılan "yaşlanma endişesi" de bir takım rahatsızlıklara yol açabilir.

Kilo değişiklikleri
Birçok kadın menopoz esnasında kilo aldığından yakınmaktadır. Bunun nedeni bazen tiroid faaliyetlerindeki azalma olabilir. Ancak menopoz esnasında kilo almanın nedeni genellikle azalan fiziksel faaliyetler ve aşırı yemedir. Menopozun dış görünüşü ya da zindeliği etkilediği yönünde net bir bilgi yoktur.[1]

Hormon tedavisi
Yakın zamanlara kadar östrojen hormonu alımının menopoz belirtilerini azalttığına ve ateroskleroz (damar tıkanıklığı) ile osteoporozu yavaşlattığı düşünülmekte, hastalara ve menopozdaki bayanlara yaygın olarak verilmekteydi. Ancak günümüzde östrojenin endometriyal (rahim mukozası) kanseri ile alakası olduğu düşünülmektedir ve östrojen tedavisi tekrar gözden geçirilmektedir.

Erken Menopoz
Menopoz dönemi genellikle 45 – 50 yaş arasında kabul edilen bir olgudur. Bu yaşlarda oluşan menopoz dönemi doğurganlık özelliğinin bitişi olarak kabul edilmektedir. Menopoza giren bir kadın artık çocuk doğurma özelliğini kaybetmiş demektir. Ancak 35 – 40 yaş altı kadınlarda kesilen adet kanamaları erken menopoz olarak adlandırılmaktadır. Bu durum ile karşı karşıya kalan kadınların bazıları kendiliğinden gebe kalabilirken bazıları ise yardımcı üreme tedavileri ile gebe kalmaktadır.

Kadının adet döngüsü 1 yılı geçmiş ve bu süre içinde kanama olmamış ise menopoz tanısı konabilir. Erken menopoz hariç normal menopozun geri dönüşü gibi bir ihtimali söz konusu değildir. Artık doğurganlık özelliği kaybedilmiştir ve kadının gebe kalma gibi şansı yoktur. 40 yaş altında bir kadında erken menopozun tanısını koymak önemlidir.

Küçük ovarian yetmezliği erken menopozdan daha farklı gelişen bir durumdur. Bu sorun ile karşı karşıya kalan bir kadında adet kanaması kendiliğinden tekrar oluşabilir ve hiçbir yardımcı üreme tedavisine gerek kalmadan gebe kalabilir. Bu hasta gruplarında yumurtalıklarda bulunan folliküller tamamen tükenmiştir ya da her hangi bir bozukluğa uğramıştır. Bu hastalığın genetik olduğu da düşünülmektedir. Ailesinde bu tür bir sorun olan kadınların % 20’ sinde bu hastalık görülmektedir.

Konu devam edecektir.                                                          Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

DOĞUM SONRASI DEPRESYON

DOĞUM SONRASI DEPRESYON

Doğum sonrası depresyonun belirtileri annelik hüznü tablosuna oranla daha şiddetlidir. Özkıyım düşünceleri olabilir. Birçok kadın mutlu olmalarının gerektiğine inandıkları bir dönemde depresif duygular taşıdıklarından suçluluk duyar ve belirtilerini saklar. Doğum sonrası dönemde annede ortaya çıkan depresyon annenin, çocuğun ve ailenin çeşitli güçlükler yaşamalarına neden olur. Anne ve çocuk arasında kurulan ilişkiyi, annenin bebek bakımı ve ebeveynlik rolünü öğrenmesini olumsuz etkiler.
Gebelikte ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkan birçok fizyolojik değişiklikler (cinsel ilgide azalma, iştah değişikliği, halsizlik gibi) depresyonda da görülen belirtiler olduğu için sıklıkla karıştırılır. Doğum sonrası depresyon görülme oranı % 10-15 arasında değişmektedir. Geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü olanlarda doğum sonrası depresyon görülme riski daha fazladır. Bir kez doğum sonrası depresyon geçiren kişi tekrar doğum yaptığında doğum sonrası depresyon oluşma oranı %30-100 oranındadır.
SEBEPLERİ
1) Biyolojik Etmenler :Gebelik döneminde yükselen östrojen ve progesteron düzeylerinin doğumdan sonra ani düşmesi depresyondan sorumlu tutulmuş ancak hormon düzeyleriyle duygudurumu arasında doğrudan bir ilişkinin varlığı net olarak gösterilememiştir. Geç başlangıçlı doğum sonrası depresyonu tiroit bozukluğuna bağlanmıştır. Tiroksin düzeyleri doğum sonrası TSH' un azalmasıyla giderek düşer ve gebelik öncesinden daha düşük düzeye inebilir. Folat eksikliği ile doğum sonrası depresyon arasında ilişki olduğu düşünülmüştür.
2) Psikososyal Etmenler: Doğum yapan kadınların tümünde endokrin ve biyokimyasal değişiklikler olmasına rağmen psikiyatrik bozuklukların ancak kadınların bir bölümünde gelişmesi sosyal stres, kişiler arası ilişkiler, sosyal destek sistemleri gibi etmenlerin de etkili olduğunu gösterir. Hayatlarını kendilerinden çok dış etmenlerin kontrol ettiğini düşünen annelerin doğum sonrası depresyon açısından yüksek risk taşıdıkları yönünde bulgular vardır.
Psikanalitik kuram doğum sonrası depresyonda bağımsız kendiliğin kaybı üzerinde durmaktadır. Anne artık sadece alıcı rolünü kaybetmiş, besleyici rolünü de üstlenmiştir. Gebeliğin sona ermesi fetusla olan yakınlığın kaybı olarak görülmekte, sevilen birinin ya da aile üyesinin kaybını hatırlatabilmektedir.
Özellikle ilk doğumu yapan annelerde;
  • Yoğun ikircikli duygular
  • Bağımsızlığın kaybı duygusu
  • Önceki yaşam tarzının, vücut imajının kaybı duygusu
  • Anne karnından ayrılan bebeğin kaybı duygusu yaşanır.
Gebe kadınların kendi anneleriyle ilişkilerinde ikircikli hisler yaşaması, yeterli özdeşim yapamamış olması, çocukluk döneminde ölüm veya ayrılık nedeniyle ebeveyn kaybı, erken gelişim dönemlerinde her iki ebeveyn ile olan ilişkinin ne ölçüde yakın ve destekleyici olduğu gibi etmenler önemlidir.
Doğum sonrası depresyon gebelik ve doğumla birlikte yaşanan kayıplara karşı (vücut imajında değişiklik, cinsel çekicilikte azalma, mesleki kayıp vb.) bir yas reaksiyonu olarak değerlendirilebilir. Doğum sonrası depresyon ile ilgili risk etmenlerine ilişkin üzerinde en çok çalışma yapılmış konulardan birisi sosyal destek kavramıdır. Özellikle eşlerinden yeterli destek almayan, evlilik ilişkilerinde sorunlu olan kadınlarda doğum sonrası depresif belirtilerinin ortaya çıkma riski yüksektir. İyi bir sosyal desteğin bebeğin sağlığını da olumlu yönde etkilediği bildirilmektedir. Antropolojik olarak bazı kültürlerde 40 günün bebek doğumu sonrası anne için dinlenmenin olduğu dönem olduğu bildirilmiştir. Dinlenme, sağlığına kavuşma, yeme ve uyuma dönemidir. Kadının ailesi yemeğini hazırlar, ev işlerini yapar ve bebeğe bakar. Böylece sosyal destek,eğitim, bebek bakma, sosyal algılama(annelik durumu) sağlanır. Kişilik özellikleriyle ilgili nevrotik özellikler, geçirilmiş psikiyatrik hastalık öyküsü, adet öncesi huzursuzluk tanısı almış olma, doğum eyleminin uzunluğu, çocuğun doğumuyla ilgili mutsuz olaylar, doğum sonrası yakınlardan alınan desteğin az olması risk etmenleridir. 


SEYRİ:
Başlangıç genellikle sinsidir. Doğumdan sonraki 2-3. haftalardan sonra, olguların % 80' inde ilk 6 haftada başlar, ancak başlangıç doğumdan sonraki 1 ila 2 yıla kadar uzayabilir. Bazen doğumdan sonraki 4-5. aylara kadar anlaşılmayabilir ve doğum sonrası hipotiroidizm olarak yanlış yorumlanabilir.
BELİRTİLERİ:
  • Aşırı yorgunluk, enerji kaybı
  • Bebeğimi yeterince sevemiyorum endişesi
  • Bebeğin beslenmesiyle, uykusuyla ilgili endişeler
  • Ya bebeğe şiddet uygularsam takıntısı
  • Özkıyım düşünceleri
  • Konsantrasyon güçlüğü
  • Bellek zayıflığı
  • Psikomotor hareketlilikte artma
  • Anksiyete, panik atak
  • İştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk
  • Bebekle ilgilenmek istememe ve bebeği öldürmek istemeyle ilgili düşünceler
  • Suçluluk düşünceleri, ilgi istek kaybı
Doğum sonrası depresyon
  • İntihar düşüncesinin az olması
  • Akşamları daha kötü olması
  • Süresinin daha kısa olması (6-8 hafta)
  • Zihin karışıklığının daha fazla olması
gibi özellikleriyle diğer depresyonlardan ayrılır.

kaynak: www.bursapsikiyatri.com 


ADET ÖNCESİ SENDROMU

ADET ÖNCESİ SENDROMU

Adet öncesi sendromu

PMS, kadın ve genç kızların adet (regl) dönemine yaklaşırken yaşadıkları işlevselliklerini olumsuz yönde etkileyen fiziksel ve ruhsal belirtilerin oluşturduğu bir tablodur. Belirtiler adetden 7-10 gün önce başlar ve adet döneminin başlamasıyla sona erer.

PMS BELİRTİLERİ

Her kadında farklı belirtiler gözlenebilir. Uzakdoğulu kadınlarda en sık rastlanılan şikayet ağrı iken gelişmiş batı toplumlarında depresyon en sık karşılaşılan bulgudur. Kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyen ve her ay görülen yakınmalar kadının kendine olan güvenini yitirmesine dahi neden olabilir.Belirtiler adet döneminden adet dönemine gerçekleşir. Belirtilerin şiddeti, dönem dönem dalgalı bir seyir göstererek artabilir. Belirtiler, genellikle adet döneminin başlamasından 7-10 gün önce başlayıp bu dönem yaklaştıkça şiddetlenir.

Duygusal belirtiler

SIK KARŞILAŞILANLAR:
Sıkıntı, kaygı
Çabuk sinirlenme, asabilik
Bitkinlik
Depresyon
Kızgınlık

DAHA AZ SIKLIKLA KARŞILAŞILANLAR:
Konsantrasyon bozukluğu
Aşırı duyarlılık
Cinsel istekte değişme
Kendini beğenmeme
Sosyallikten uzaklaşma
Doğal aktivitelere olan ilginin azalması

Fiziksel belirtiler

SIK KARŞILAŞILANLAR:
Karın Şişkinliği
Göğüslerin şişkinliği ve hassaslığı
Diz, dirsek ve parmaklarda su toplanması
İştahın artması
Baş ağrısı

DAHA AZ SIKLIKLA KARŞILAŞILANLAR:
Yeme isteği
Kabızlık
Mide bulantısı
Susama
Harekette azalma
Uyku alışkanlığının değişmesi

NELER YAPILABİLİR?

Diyet
Daha az tuz, rafine şeker, kırmızı et ve yağ tüketmek; karbonhidrat karışımları, sebze ve meyve yemek faydalı olacaktır. Tedavisinde magnezyum ve kalsiyum kullanılabildiği için bu mineralleri bol içeren besinler alınabilir.
Sodyum (en çok tuzdan sağlanır) miktarını kontrol altına almak, adet kanaması öncesinde eklemlerinizde oluşacak sıvı toplanmasını azaltacaktır. Yemeklere tuz yerine başka katkılar ekleyerek (çeşitli otlar, limon suyu ya da sirke), yemeğinizi pişirirken tuz eklemeyerek ve konserve yerine taze ürünler tercih ederek alınan tuz miktarı azaltılabilir.

Egzersiz
Egzersiz, sadece genel sağlığı düzeltip, iyiye gitmesini sağlamaz, aynı zamanda endorfin üretimine de yardımcı olur. Böylelikle kendinizi daha zinde ve mutlu hisseder, ağrılarınızı daha az algılarsınız. Haftada en az 3 -5 kere yarım saatlik egzersizler yapmanız yararlı olacaktır. Yüzme, jogging, hızlı adımlarla yürüme ya da kendi tercih ettiğiniz bir sporu yapabilirsiniz.

Alkol ve kafein alımını düşürmek
Alkol ve kafein, PMS belirtilerini şiddetlendirebilir. Kafein bundan başka, göğüslerin hassasiyeti arttırabilir, endişe ve asabiyet yaratabilir. Kahvede (en yüksek oranda), çayda, bazı içeceklerde (özellikle enerji içeceklerinde), çikolotada ve bazı ilaçlarda bulunur. Alkol de, PMS’in yarattığı baş ağrısı ve yorgunluğu arttırır.

Dinlenme
Çoğu kimse, her gece ortalama 7 saat uykuya ihtiyaç duyar. Bazı genç kızlar, özellikle adet dönemi öncesi, daha fazla uykuya ihtiyaç duyabilirler. Kendinizi daha iyi hissedene kadar dinlenmelisiniz.

Stresi azaltmak
Stres, PMS’i şiddetlendirebilir. Stresi yenerek kendinizi rahatlatmak için kullanabileceğiniz bir çok metod vardır. İbadet, spor ya da tatil sizin stresinizi atmanıza yardımcı olacaktır. Kendinizi rahatlatıcı renklerle çevirin, yumuşak bir müzik koyun, bir banyo yapın. Özellikle hoşlandığınız şeyleri yapmak için zaman ayırmanız, kendinizi daha iyi ve daha mutlu hissetmenize yol açacaktır. Sizde nelerin stres yarattığını keşfetmeye bakın ve onlardan uzak durun. Özellikle adet döneminizin son safhasında.

Duygularla başa çıkmak
PMS’in en zor bölümü, duygularınızın üst seviyeye çıkması ve bu hisleri kontrol edebilme konusunda yetersiz kalabilmenizdir. Gereksiz yere duyulan kızgınlıklar rahatsız edici olur. Gereğinden fazla duyarlılık ve sinirlilik hali, aile hayatı ya da arkadaşlıkları zedeleyebilir. PMS’de duygusal belirtiler, fizikselden daha önde gidiyorsa ve verdiğimiz yardım ipuçları yetersiz kalıyorsa, bir uzmana gözükmenizde yarar vardır.





kaynak: www.bursapsikiyatri.com 

RUHSAL TRAVMA NEDiR? TEDAViSi...

TRAVMA NEDİR?

Deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır. Ancak her yaşanılan sıkıntı verici olay ''ruhsal travma'' olarak adlandırılamaz.Olayın niteliği kadar olay karşısında verilen tepkiler de önemlidir.

Yaşanılan bir olayın ''ruhsal travma'' olarak adlandırılabilmesi için;
Kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma,kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması,

Bu olay karşısında aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir.


(Amerikan Psikiyatri Birliği, Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El kitabı Dördüncü baskı (1994) - DSM IV)
Her travmatik olay tüm bireylerde aynı etki ve sonuca neden olmaz. Travmanın şiddetiyle birlikte kişinin genetik yatkınlığı ve aile öyküsü,ruhsal olgunluğu ve stresle başa çıkma kapasitesi,sosyal destekleri,toplumun travma ve sonrası olaylara karşı bakış açısı ve beklentileri,travmanın genel anlamının yanında kişi için ifade ettiği anlam ve daha önce yaşanan benzer ya da olmayan travmatik yaşamlar gibi faktörler travmayla karşılaşan bir kişide ileride psikiyatrik belirti ve hastalık gelişip gelişmeyeceğini belirler.

TRAVMA İLE İLİŞKİLİ PSİKİYATRİK SENDROMLAR
Travma çok çeşitli psikiyatrik belirti ve hastalıklara yol açabilir. Akut Stres Tepkisi,Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB),Travmatik Yas, Depresyon, Somatoform Bozukluklar,Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları,Anksiyete ve Mizaç Bozuklukları, Psikotik bozukluklar,varolan eski psikiyatrik bozukluğun alevlenmesi,kişinin toplumla uyumu ve iş,sosyal yaşantısında aksamalar, çalışma veriminin düşmesi travmatik olaylardan sonra en sık karşılaşılan psikiyatrik bozukluklardır. Ancaktravmalardan sonra en sık rastladığımız psikolojik sorunların başında Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) gelir. TSSB genel toplum çalışmalarında %1-14 arasında görülür. Ciddi şiddet olayları,savaşlar ve doğal afetlerin yaşandığı bölgelerde %50'lerin üstüne çıkabilen oranlar bildirilmiştir. Ülkemizde yaşanan 17 Ağustos depremi'nden sonra yapılan çalışmalar, bölgede yaşayan kişilerin %40’ında TSSB bulguları görüldüğünü göstermektedir. TSSB diğer psikiyatrik hastalıkların sıklıkla eşlik ettiği (komorbid bozukluklar) bir bozukluktur.TSSB olan hastaların %80’ ninde başta depresyon olmak üzere diğer psikiyatrik hastalıklar görülür. TSSB'ye en sık eşlik eden hastalıklar arasında panik bozukluk, sosyal fobi,somatoform bozukluklar,alkol ve ilaç kullanım bozuklukları,kişilik değişiklikleri veya bozukluklarını sayabiliriz. Eşlik eden bozuklukların olması TSSB'nin seyrini olumsuz etkiler. Kadınlarda erkeklere göre daha sık TSSB gelişir. Travma sonrasında olayın etkilerinin devam etmesi, örneğin olayla ilgili yargılamanın sürüyor olması gibi etkenler,travma sonrasında yeterli fiziksel ve psikolojik desteğin sağlanamaması TSSB riskini arttırır.Tedavi edilmeme,yetersiz tedavi ya da uygun olmayan tedavi TSSB 'nin kronikleşmesine neden olabilir. Kronikleşen bozukluk kişinin iş,aile ve sosyal hayatını bozarak kişi ve toplum için önemli bir sorun haline gelebilir.



TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NEDİR?
Travmalardan sonra karşılaşılan en önemli psikolojik sorunların başında gelen Travma Sonrası Stres Bozukluğu'nun belirtileri 3 grupta toplanmaktadır:


1- YENİDEN YAŞAMA BELİRTİLERİ: 
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili kabus veya sıkıntı verici rüyalar görmesi, bazen olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştıgında yoğun psikolojik sıkıntı duyması ve/veya fiziksel tepkiler yaşamasıdır.

Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece birini yaşıyor olması yeterlidir.


2- KAÇINMA-KÜNTLEŞME BELİRTİLERİ:
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin olayla ilgili düşünce,duygu ve konuşmalardan kaçınmak için özel çaba sarfetmesi, olayı hatırlatan etkinlik,durum ve kişilerden kaçınması, olayın bazı bölümlerini hatırlayamaması, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma ya da yabancılaşma hissetmesi, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma olması ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşamasıdır.
Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece üçünü yaşıyor olması yeterlidir.

3- ARTMIŞ UYARILMIŞLIK BELİRTİLERİ:
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme hali ve öfke patlamaları yaşaması, kendini sürekli tetikte hissetmesi, aşırı irkilme tepkileri vermesi, yoğunlaşma ve dikkat güçlükleri yaşamasıdır.
Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece ikisini yaşıyor olması yeterlidir. Bütün bu belirtilere, suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, utanç,umutsuzluk,değersizlik duyguları, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir.

TSSB belirtileri olaydan hemen sonra görülebileceği gibi, olayın üstünden 6 ay geçtikten sonrada ortaya çıkabilir. Ancak olaydan sonra ki ilk bir ay içinde bahsedilen belirtilerin bir kısmı görülür ve bir ay içinde kaybolursa durumu Akut Stres Tepkisi olarak değerlendirmek gerekir. Eğer tanı koyduracak belirtiler 1 aydan uzun sürerse TSSB olabileceği düşünülmelidir. Bu belirtiler 3 aydan uzun sürerse Travma Sonrası Stres Bozukluğu kronikleşmiş demektir ve bir tedavi arayışına girilmelidir.
Çocuklarda travmanın yeniden yaşantılanması daha değişik olabilir. Travmatik olayla ile ilgili kabuslar oluşur ve bu kabuslar değişerek başka tehdit edici tehlikeler (canavar,dev gibi) olarak yaşanabilir.Travmayı tekrar tekrar yaşantılama doğrudan değil, oyun temalarında görülebilir. Karın ağrısı,baş ağrısı gibi birçok somatik yakınmalar olabilir,tırnak yeme gibi davranışlar ortaya çıkabilir.



TEDAVİ
TSSB'nun tedavisinde iki temel metodtan bahsedilebilir:
1- Psikoterapi: TSSB'nun tedavisinde çeşitli psikoterapi teknikleriyle çalışılmaktadır. Bunlar arasında bilişsel -davranışçı yaklaşımlı terapilerin oldukça yararlı olduğu bilinmektedir.
2- İlaç tedavisi: TSSB'nun tedavisinde ilaç tedavilerinden de yarar görülmektedir.


Eğer herhangi bir ''travmatik olay'' yaşadıysanız ve olaydan sonra bahsedilen belirtilerden veya hastalıklardan bir kısmını yaşıyorsanız; yaşadığınız belirtiler iş,sosyal ve günlük yaşamınızı etkiliyorsa ''zaman herşeyin ilacıdır'' diye düşünmeyi ve bu belirtilerin kendiliğinden geçmesini beklemeyi bırakmalı ve bir ruh sağlığı uzmanına başvurmalısınız. Uygun tedavi metoduyla ruh sağlığınıza kısa sürede yeniden kavuşabilirsiniz...

 
Bu makale www.psikonet.com internet adresinden alınmıştır.

29 Mayıs 2014 Perşembe

Saplantı - Takıntı

Saplantı - Takıntı
Saplantı, bir diğer adıyla takıntı ve ya psikolojideki ifade ediliş biçimiyle obsesyon, belirli düşünceleri, hisleri ve davranışları tekrarlamaktan, onlara yoğunlaşmaktan uzak duramama, anlamsız ya da gereksiz olduğunun bilinmesine rağmen onları sürekli gerçekleştirmekten kendini alıkoyamama halidir. Obsesif kompülsif ise kişinin obsesyon yani takıntı haline getirdiği düşünceleri aynı zamanda bir ve ya birden fazla kez davranışa dökerek uygulaması durumudur ve obsesif kompülsif kişilik bozukluğu olarak adlandırılır. Daha çok genç yetiskinlerde görülen bu rahatsızlık küçük yaşlardan itibaren belirebilir ve her 10 kişiden 8'i derecesi değişmekle birlikte takıntılara sahiptir. 


Saplantılar çok farklı alanlarda çok farklı durumlarda olabilmektedir. En yaygın görülen takıntılardan biri temizlik takıntısıdır. Yıkanan elin, yemizlenmemiştir düşüncesiyle tekrar ve tekrar yıkanması en basit örneklerden biridir. Diğer yaygın bir saplantı türü ise simetridir. Ayakkabıların aynı hizada durması için sürekli çaba sarfetmek, kitapların aynı şekilde durması için sürekli düzeltme yapmak da simetri saplantısına örnektir. Yine yaygın takıntılardan biri kontrol etme takıntısıdır. Muslukların, kapıların, pencerelerin sürekli olarak durumunu kontrol etme halidir. Takıntılar az ya da çok neredeyse herkeste bulunur fakat kişinin takıntıları günlük hayatını etkiler, zora sokar hale gelmişse daha da fazla sorunla karşılaşmamak için bir uzmandan destek almak gerekir. 

Saplantı belirtileri:
  • Dizginlenemeyen ve her alanda, her daim kendisini gösteren mükemmeliyetçilik.
  • İşin yapılış amacını göz ardı edip, detaylara takİlı kalma, onlar üzerinde fazla zaman harcama.
  • Boş zamanlarını yine yaptığı işle değerlendirmek, ara vermeden çalışmak.
  • Birçok manevi konuda katı düşüncelere sahip olmak, farklı düşüncelere tolerans göstermemek.
  • Eskiyen, kullanılmayan şeyleri atmamak, onları biriktirmek.
  • Her şey kontrol altında ve planlı değilse başkalarıyla birlikte bir etkinlik, çalışma yapmamak.
  • Harcamaların çoğunu israf olarak görmek, cimrilik.
  • Genel olarak tüm konulara karşı katı bir tutum sergilemek, inatçılık.
Saplantı nedenleri genelde serotonin üretimiyle ilgili bozukluklardan kaynaklanır. Bunun dışında özellikle çocukluk döneminde kişinin başından geçen kötü olaylar ya da belirli konulara dair başkaları tarafından korkutulması da kişide saplantıların oluşmasına sebep olabilir. 

Saplantı tedavisi genelde serotonin düzenleyici ilaçlar kullanmak ve bilinç akışını değiştirebilmek için uygulanan yöntemlerden ibarettir. Sağlıklı bir tedavi ve hangi yöntemin uygulanacağınİn belirlenmesi için uzmanlardan yardım alınmalıdır. 

kaynak: (http://www.psikolojik.gen.tr/)

Sosyal Fobi





Sosyal Fobi


Sosyal fobi, genel olarak bir kalabalık korkusudur. Sosyal fobisi olan kişi kalabalık ortamlarda bulunmaktan, sosyalleşmekten, kalabalık içinde konuşmaktan çekinir. Herkesin ona baktığı zamanlarda rahat hareket edemez. Sosyal fobi, bazı kaynaklarda sosyal anksiyete bozukluğu olarak da adlandırılır.

Sosyal fobi aslında tedavi edilebilir bir hastalıktır. Fakat öyle birtakım ilaçlarla veya ameliyatlarla tedavi edilemez. Sosyal fobisi olan kişinin gerek arkadaşlarından, gerek doktorundan sürekli bir yardım görmesi gerekir. Bunun dışında sosyal fobi tedavisindeki en büyük engellerden biri; halk arasında sosyal fobinin bir hastalık olarak görülmemesidir. Sosyal fobisi olan insanlar genelde çekingen karakterli olarak kabul edilirler ve bir ömür bu rahatsızlıkla yaşamak zorunda kalabilirler. Evet; bir insanın az konuşması, sessiz, sakin olması veya kendini kolay kolay ifade edememesi gibi durumlar kişilik yapısından kaynaklanabilir. Fakat sosyal fobi, asla çekingen kişilik ile karıştırılamaz. Sosyal fobisi olanlar veya sosyal fobiye maruz bir tanıdığı olanlar da bilirler ki; sosyal fobi, insanı kendini rahat ifade etmek, daha çok konuşmak bir yana; günlük işlerinden bile alıkoyabilecek bir rahatsızlıktır.
Sosyal Fobi
Kendimizin veya bir yakınımızın sosyal fobisi olup olmadığını anlamak istiyorsak belli başlı bazı belirtilere bakmamız gerekir. Bu belirtiler genel olarak:
Gözlendiği sırada bir iş yapamamak
Kalabalıkta rahat davranamamak
Topluluğa karşı konuşamamak
Umumi yerlerde yemek yiyememek
Alınan malın geri iade edilmesi, herhangi bir durumdan memnuniyetsizliğini dile getirmek, vs. durumlardan çekinmek ve bu huy yüzünden bahsedilen durumlarda hakkını arayamamak
Evde misafir ağırlayamamak veya misafirliğe gidememek
olarak sıralanabilir.

Sosyal fobinin sebeplerini inceleyecek olursak; genelde çocuklukta veya erken yaşlarda yaşanan bazı olayların bilinçaltına işlemesi görülür. Örneğin; sosyal fobik bir kişi, çocuklukta yaptığı bir hatadan dolayı ailesinden şiddet görmüş olabilir. Ya da benzer hatalar sebebiyle arkadaşları, çevresindeki büyükleri tarafından alaya alınmış olabilir. İnsanın küçük yaşlarda bu tarz davranışlara maruz kalması; yetişkinliğinde sergileyeceği davranışlar yönünden çok önemlidir. Sosyal fobi de bu durumun getirilerinden biridir. Bunların dışında sosyal fobi çok az da olsa kalıtımsal olarak da nesilden nesile geçebilir. Sosyal fobiye kalıtımsal sebeplerden dolayı maruz kalmak; temel olarak beynin kimyasal, elektrokimyasal işleyişinde veya hormonal bozukluklarda ortaya çıkabilecek bir durumdur.

Sosyal fobinin kalıtımsal sebeplerden kaynaklananını tedavi etmek daha kolaydır. Çünkü birtakım ilaçlarla veya tıbbi yöntemlerle beyin kimyasını kontrol altına almak mümkündür. Ama çevresel şartlardan dolayı gelen bir sosyal fobi; terapi yönünde tedavi gerekir. İlgili uzman, sosyal fobisi olan kişiyi çekingenliğini ve gereksiz korkularını atmasını sağlayacak şekilde telkin etmeli; endişe ettiği davranışların aslında günlük hayatın çok basit işleri olduğu yönünde ikna etmelidir. Uzmana olduğu kadar sosyal fobi hastasının yakınlarına da bu konuda çok iş düşmektedir. Tahmin edileceği üzere sosyal fobisi olan bir insan daha hassastır. Birinin yaptığı ağır bir şakadan, ya da art niyet olmaksızın yapılan bir espriden hemen etkilenip, tekrar içine kapanabilir. Yakınları sosyal fobi hastasına bu konularda çok dikkatli bir şekilde davranmalı, onun dışa dönük olmaya alışacak davranışlar geliştirmesine yardımcı olmalıdır.


kaynak: (http://www.psikolojik.gen.tr/)

27 Mart 2014 Perşembe

Öfke Kontrolü - Öfke Yönetimi


Öfke Duygusu ve Kontrolü

Öfke istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen doğal ve insani bir tepkidir. Öfke duygusuyla baş edebilmek için kullanılan işlevsiz yollar vardır;  içe alıp bastırmak ve diğeri de dışa vurmak. İçe atmada, saldırganlığınızı kendi içinize yönlendirirsiniz ve öfkeyi yutarsınız. Dışa vurmada ise kontrolsüz biçimde öfkeyle ilgili dışa vuran davranışlarda bulunabilirsiniz. Ancak bu ikisinin de çok sağlıklı yollar olduğu söylenemez. İçe atılan öfke, kişiyi suçluluk ve depresyon gibi farklı duygulanımlara götürebilir. Dışa vurulan öfkenin derecesi ve sıklığı ise kişinin çevre ile olan ilişkilerini zedeleyebilir. Kişi istemediği zamanlarda dahi öfkesini kontrolsüz biçimde ortaya koyar ve bu dışavurum bir rahatlama ve deşarj getirmez, aksine kontrol dışı hissi vererek, çevredekilere zarar vermenin getirdiği suçluluk ve pişmanlık duygularıyla çözülmesi gereken başka bir probleme dönüşür. 
Öfke kontrolü, öfkeyi doğru yere ve doğru ifade etme becerisini kazanmaktır. Öfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Amaç bireyin hiç öfkelenmemesi değildir. Bunun için psikoterapide de kişinin öfkesini neyin tetiklediğini bulmaya, kontrol edilemez hale gelmeden başa çıkmasına ve doğru ifadesini sağlamaya yardım etmek esastır.

Bir insanın öfke kontrolü sorunu yaşadığı nasıl anlaşılır?

Öfke oldukça kuvvetli ve kontrolü kimi zaman zorlaşabilen bir duygudur. Öfke duygusunun da diğer duygular gibi dereceleri vardır. Çok basit ve hemen geçebilen bir sinirlenmeden, kişinin çevresindekilere veya kendine zarar verebileceği şiddetli duygulara kadar uzanır. Öfke duygusuna genelde fizyolojik duyumlar da eşlik eder. Örneğin, nefes alıp vermek sıklaşır, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar. Kişi öfkelendiği zaman, kendisini ve davranışlarını kontrol etmekte zorlanıyor, daha sonra onaylamayacağı söz ve davranışlarda bulunuyor, çevresindeki nesne ve kişilere fiziksel şiddet uyguluyor, tüm bunlar mesleki ve sosyal işleyişini olumsuz etkiliyorsa öfke kontrol problemi yaşıyor denebilir. Ayrıca kişi bu öfke kontrol problemi yüzünden yasal zorluklar da yaşayabiliyor. Doğru ifade edilemeyen öfke, zamanla fiziksel bazı şikayetlere de sebep olabilir 
Öfke kontrol problemi oldukça sık görülen bir durumdur. Her yaştan ve her kesimden yetişkinlerde olduğu gibi çocuk ve ergenlerde de görülebilir. Öfke kontrol problemi yaşayan kişilerin genellikle davranışları nedeniyle kişiler arası ilişkileri, aile içi ilişkileri zedelenmiş olabilir. Tek başına öfke kontrol problemi yaşanabildiği gibi, başka ruhsal problemlere de eşlik edebilir. Ayrıca öfke kontrol problemi yaşayan kişilerde fiziksel bazı şikayetler de görülebiliyor. (baş ağrısı, mide şikayetleri gibi.)

Öfkeyi tamamen kontrol altına almak mümkün mü? 

Öfke kontrol problemi ile çalışırken amacımız öfkeyi tamamen yok  etmek değil aslında. Öfkeyi kişinin normal ve sağlıklı sınırlarda, duyumsaması ve buna bağlı davranışlarının da kişinin kontrolünde olması hedeflenen bir durum. Öfke kontrol problemi ile çalışırken, duygusal ve davranışsal düzeyde değişikliği amaçlıyoruz, bu da bir uzman tarafından gerçekleştirilen psikoterapi yöntemiyle sağlanabiliyor. Eğitimlerle bu duygu ve davranış değişikliği tam olarak sağlanamayabilir ancak olumlu etkileri de olabilir. Alınan fayda kişiye özgü olarak değişir 

İnsanın öfkesini ya da duygularını kontrol edememesinin nedeni ne olabilir? 

Bilişsel kurama göre, öfke duygusu diğer tüm duygular gibi düşünceleri izler. Kişinin olaylarla ilgili çarpıtılmış düşünceleri ya da işlevsel olmayan yorumları yaşanan olumsuz duygunun şiddetini arttırır. Bu ortaya çıkan yoğun duygu da şiddeti arttıkça daha zor kontrol edilir hale gelir. Ortaya kontrol edilemeyen davranışlar ortaya çıkabilir. Öfkeye başka açılardan bakmak da mümkün ve yararlıdır. Örneğin psikoanalitik terminolojiye göre öfke, bireyin saldırganlık dürtülerinin bir parçasıdır. Bireyin öfke ifadesi bilinçdışındaki bir çatışmaya işaret edebilir. Öte yandan Gestalt yaklaşımı kişinin, yapmak için kendi kendine izin vermediği bir şeyi, bir başkası yaptığında öfke duygusunun doğduğunu söyler. Öfke problemi bazen duyguların aşırı kontrolü içermesi, stres üretilmesi, kontrol altına alınmaya çalışılması, bunun sonucunda da kişiler arası çatışmalara neden olması şeklinde tanımlanır. Patlamalar şeklinde ortaya çıkan öfke duygusu, acı, korku ve utanç gibi duyguları saklamak için kullanılan savunucu bir duygu olabilir. 
Buna bağlı olarak farklı ekollerden psikoterapi türleri uygulanabilir. Bunlar bilişsel ekol, gestalt ekolü, psikanalitik ekol, grup terapisi, davranışçı yöntemler ya da eklektik(bütünleyici) bir terapi olabilir. Bilişsel ekolde, kişinin öfkesini doğuran çarpıtılmış bilişleri ile bilişsel yöntemler kullanılarak çalışılır. Kişinin öfkesini tetikleyen uyaran ve olayları tanıması sağlanır ve bununla ilgili işlevsel olmayan düşüncelere alternatifler geliştirilir. Davranışsal düzeyde ise time out egzersizleri dediğimiz yöntem kullanılıyor. Yani kişi tetikleyici uyaranı ve duygusunu fark ettiğin de bu ortamdan kısa bir süreliğine uzaklaşıp, örneğin derin derin nefes almaya odaklanabilir. Ayrıca bu kişilerle yapılan bazı iletişim eğitimleri de var. Örneğin “atılganlık eğitimi”(assertiveness training) kişinin olumlu ve olumsuz duygularını karşı tarafın da haklarınız gözeterek, pasiflik ve saldırganlık kutuplarına kaçmadan atılgan biçimde dile getirebilmesini amaçlar. Böylece kişi duygularını hem bastırmamış ve ifade etmiş hem de çevresine işlevsel olmayan bir agresyon göstermemeyi öğrenebilir. 

Öfke Kontrolü İçin Öneriler:


Kontrol etmeden önce onu tanımalısınız: Önce öfkenizin size ne dediğini dinlemelisiniz. Kontrol etmekte zorlandığınız bir öfke farkına varılmayı bekleyen içsel çatışmanın işaretçisidir ve herhangi bir durum ve zamanda karşınıza çıkmıyordur. 
 Sizi sinirlendiren bir durum ya da olay olduğunda tepki vermeden önce durumla ilgili hızlı bir değerlendirme yapabilir veya ortamdan bir süreliğine uzaklaşıp kendinize biraz zaman tanıyabilirsiniz. Böylece istemediğiniz davranışı kontrolsüz biçimde sergilemeden önce değerlendirmek için vaktiniz olur. 
Kendinizde bir öfke yönünde duygu değişikliğini hissettiğinizde duygunun hemen farkına varmaya ve hemen öncesinde aklınızdan ne geçtiğini tespit etmeye çalışın. Olayları aslında olduğu gibi göremiyor, abartıyor ya da aşırı genelliyor olabilirsiniz. Bu çarpıtmaları fark ederek olayları tam da olduğu gibi nötr gözle görmeye ve böyle değerlendirmeye çalışabilir, bu düşüncelere alternatif düşünceler üretmeye çalışabilirsiniz.

Gündelik hayatta sadece aşırı sinirlendiğinizde değil, tüm olumsuz duygularınızı dengeli biçimde ifade ettiğiniz bir iletişim biçimi benimseyebilirsiniz. Duygu, istek ve ihtiyaçlarını dile getirmeme ve pasif iletişim biçimini seçme, öfke ile dolmanıza sebep olabilir. Bu yüzden pasif uçtan saldırgan uca kayabilirsiniz. Kendi duygu, istek ve ihtiyaçlarınıza odaklanıp onları zamanında dile getirmeniz istenmeyen patlamaları önleyebilir. 
Eğer  kendiniz başa çıkmak konusunda zorlanırsanız bu konuda uzman birinden yardım almak için psikoterapiye başlayabilirsiniz.

kaynak: www hedefpsikoloji com

İnsanı insan yapan özellik: Tartışma becerisi

Toplu yaşamın karmaşık ilişkileriyle baş edebilme becerisi, insan beyninin evriminde belirleyici faktördür. Bu beceriyi geliştirmenin en kestirme yolu da tartışma yeteneğine sahip olmaktır. Bilim insanlarının tartışabilen hayvan olarak nitelendirdiği insan, tartışmalarda gerçekleri ortaya çıkartmak, doğruları savunmak gibi bir kaygı gütmez; tek hedefi karşısındakini ikna etmektir. Bunun için de aklından değil, içgüdülerinden ve sezgilerinden yararlanır.

Bilimsel düşünceden hiçbir koşulda ödün vermediğinizi iddia ediyorsunuz ama arada sırada kahve falına baktırmaktan da kendinizi alamıyorsunuz; burçların kişiliği belirleyici bir rolü olduğu düşüncesine kapılarak, ikizler burcunda doğanların maymun iştahlı olduklarına inanıyorsunuz; Amy Winehouse’ın ölümünden sonra yetenekli rock şarkıcılarının 27 yaşında öleceklerini düşünüyorsunuz.

RUH SAĞLIĞINIZI DÜZELTİN…

Bu ve benzeri düşüncelere kapılıyorsanız, sizde de doğrulama eğilimi (confirmation bias) var demektir. Doğrulama eğilimi, bilimsel ve somut verilere karşın, beyninizin yalnızca önyargılarınızı destekleyen bilgileri ayıklayıp seçmesi anlamına gelir. Doğrulamada Taraflılık olarak da adlandırılan bu eğilim, insanların inandıkları şeyleri (diğer bir deyişle zihinsel şablonlarını) taraflı bir şekilde doğrulama eğiliminde olmalarına işaret eder. Yani bir şey hakkında, özel bir inanca sahip birisi, dış dünyadaki gözlemlerini objektif değil, inançlarını doğrulayacak şekilde yapar; zihinsel şablonlarına ters şeyleri ise görmeme eğiliminde olur…Örneğin rock şarkıcılarının 27 yaşında ölmesi. Medyada sıklıkla yer bulan bu safsata, Janis Joplin, Kurt Cobain, Amy Winehouse gibi yıldızların 27 yaşında ölmüş olmalarından kaynaklanıyor. Oysa sayısız müzisyen çok daha ileri yaşlarda ölmüştür; ama bunları kimse hatırlamaz.

Son 20-30 yıl içinde doğrulama eğiliminin çok sayıdaki düşünce sakatlıklarından yalnızca biri olduğu psikologlar tarafından kabul görüyor. Gerçekten de cep telefonu markası seçiminizden, desteklediğiniz siyasi partiye kadar aldığınız pek çok karar bulanık mantığın (fuzzy logic) etkisi altındadır. Bulanık mantık kanıtları/verileri değerlendirme ve karar verme süreçlerini akılcılıktan saptıran bir akıl yürütme şeklidir.

Peki, insanlarda böyle defolu bir beyin nasıl olup da evrilmiş olabilir? İnsan beyninin karmaşık problemleri çözecek şekilde evrildiğine, mantıklı düşüncenin avantaj sağladığına inana bir insan, beynimizin böyle paranormal inanışlara açık olmasını nasıl açıklayabilir? İşte bu noktada bilim insanları mantıksız düşüncenin de evrimsel bir avantajı olduğunu düşünüyor.

AKILCILIKTAN SAPMA NEDENLERİ

İsviçre’deki Neuchatel Üniversitesi’nden Hugo Mercier ve Budapeşte’deki Merkezi Avrupa Üniversitesi’nden Dan Sperber’e göre insan muhakemesi, tartışma yeteneğini kazandırmak üzere evrilmiştir. Araştırmacılar bunu şöyle açıklıyor: “Atalarımızın zaman içinde daha ileri iletişim formlarına sahip oldukça, ikna edici bir tartışma yeteneğine kavuşmak için büyük gayret sarf etmiş olmalı. Bu bağlamda da en güçlü ikna şeklinin muhakkak mantıklı olmak zorunda olmadığını keşfettiler. Beynimizin zaafları, büyük bir olasılıkla, eylemlerimizi haklı çıkartmak ve diğerlerini kendi görüşlerimizin doğruluğuna inandırmak gibi gereksinimlerden doğmuş olabilir. Kaldı ki görüşlerin doğru veya yanlış olması da o kadar da önemli değildir. Sonuçta insanlar gerçekten en akılcı kararları değil, akılcı gibi görünen kararları alır.”

Bu düşünce tarzının kuşkusuz sakıncaları da var. Başkalarını kandırmaya çalışan insanlar diğerleri tarafından da kandırılma riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle sağlıklı bir kuşkuculuk ve diğerlerinin mantık yürütme şekildeki hataları görebilme yeteneği de gerekir. Dolayısıyla ileri-geri tartışma yeteneğinin, insanlığın başarısında çok kritik bir rol oynadığı biliniyor. Ayrıca bu yetenek sayesinde tek başımıza erişemeyeceğimiz olağanüstü çözümlere, grup olarak erişme şansına kavuşuruz.

KORKULARINIZI YENİN

SOSYAL BEYNİN EVRİMİ

Mercier ve Sperber, beynimizin, karmaşık sosyal yaşamın yarattığı sorunların altından kalkabilmek için evrildiğini öne süren ilk bilim insanları değil. Uzun süredir grup yaşamının, insan beynini zorlayan sorunlar yarattığı ve bunun da beynin evriminde belirleyici olduğu biliniyor. Primatlar toplu yaşam tarzına geçtikleri zaman, grup içinde ittifak kurmak ve bu ittifakı sürdürmek ve kendilerini kandırma eğilimi taşıyanlara karşı uyanık olmak zorunda kalmıştı. Ayrıca bilim insanları, primat grubundaki birey sayısı ile türün ortalama beyin büyüklüğü arasında çok belirgin bir korelasyon olduğunu da saptadı. Bu, “Sosyal Beyin” veya “Makyavelli Zekâsı” adı verilen varsayımları da destekler nitelikte.

DİLİN EVRİMİ İLE DEĞİŞEN KURALLAR

Birkaç yüz bin yıl önce dilin evrimi, oyunun kurallarını toptan değiştirdi. Dilin sağladığı avantajlar çok açıktı. Fikir alışverişinde bulunmak gelişmiş bir dil oluşturdu, böylece yenilikler ve icatlar ivme kazandı. Daha gelişmiş araç ve gereçlerin ortaya çıkmasıyla avcılık kolaylaştı ve evler daha konforlu bir hale geldi. Ancak dilin evrimi beraberinde pek çok sorunu da getirdi. Özellikle atalarımız kime güveneceklerini tam olarak bilmek zorunda kaldılar. Uzmanlık belirtileri ve geçmişteki yardımseverlik gösterileri güvenilecek kişinin seçiminde belirleyici olduysa da, daha az tanınan insanlara güvenmek için bu kişilerin fikirlerini ve düşüncelerini değerlendirmenin bir yolunu bulmak zorundaydılar.

İşte bu noktada devreye tartışma yeteneği girdi. Bu insanların söylediklerini kabul veya ret etmeden önce tartışmalarını değerlendirme gereksinimi öncelik kazandı.

Diğer taraftan sağlıklı bir kuşkuculuk da eleştirisel bir bakış açısı için gerekliydi. Bunun kadar gerekli başka bir yetenek de, diğerlerini ikna etme becerisiydi. Mercier, bu aşamada insan muhakemesinin gelişimini mercek altına almak için geniş kapsamlı psikolojik araştırmalar yürüttü.

DOĞRULAMA EĞİLİMİ

Psikolojik araştırmalarda önce doğrulama eğilimi incelendi. Mercier’e göre siyasetçilerin davranışlarının değerlendirilmesinde bu eğilime çok sık başvurulur. Örneğin sıradan bir seçmen, seçtiği adayın lehine olan bilgileri dikkate alırken, rakibinin erdemlerini gözardı eder. İşin ilginç tarafı kimse tarafsız davranmadığının farkında değildir. Sonuçta bu partizanca tutum, mantıklı düşünüldüğünde, insanların yanlış izlenimlere sahip olmasına yol açar.

Ancak insan tartışma yeteneğine sahip olmak üzere evrildiyse, doğrulama eğiliminin yararlı olduğu sonucunu da çıkartabiliriz. Mercier bu yararı şöyle açıklıyor: “Bu şekilde tercihlerinizle çelişen kanıtları ortaya çıkartacağım diye boşu boşuna uğraşmazsınız. Sizin görüşlerinizi destekleyen kanıtlar üzerinde yoğunlaşırsınız.”

CAZİBE ETKİSİ

Mercier ve Sperber, beynimizin bir diğer zaafının da cazibe etkisi olduğunu söylüyor. Bu etki farklı seçenekler arasında tercih yapmak zorunda kaldığımızda ortaya çıkar. Bu süreçte ilgisiz seçenekler, mantıklı bir tercih yapmamızı engelleyebilir. Örneğin en ucuzundan bir cep telefonu almak üzere yola çıkan bir kişi, daha pahalı olan modeli satın almaya ikna edilebilir. Bunun için satıcı, seçeneklerin arasına daha pahalı olan lüks bir markayı karıştırır. Mercier’e göre alıcı şöyle bir tuzağa düşer: “Satıcı seçeneklerin arasına lüks bir model sokarak, alıcıyı orta fiyat aralığındaki telefonu almaya ikna eder. Alıcı kendince pazarlık ettiğini düşünür. Burada çekicilik etkisi kendini göstermiş, satıcı, alıcının mantığında sapma yaratmış ve en iyi tercihi yaptığı inancını yerleştirmiştir.”

ÇERÇEVELEME ETKİSİ

Çerçeveleme etkisi bundan 30 yıl önce Princeton Üniversitesi’nden psikolog Daniel Kahneman ve Amos Tversky tarafından tanımlandı. Bir dizi araştırmanın sonucunda Kahneman ve Tversky, insanların birbirinin aynısı iki seçeneği nasıl sergilendiğine veya nasıl çerçevelendiğine bağlı olarak farklı bir şekilde değerlendirdiğini keşfetti.

Bu etkiyi ortaya çıkartmak için yapılan araştırmalarda, insanların kararlarını savunmak zorunda bırakıldıklarında bu eğilime daha yatkın oldukları görüldü. Bazı yaşam tarzı tercihlerinin yarar-zarar değerlendirilmesinde bu etki daha belirleyici oluyordu. Örneğin sıradan bir tüketici, paketinin üzerinde “%90 yağsız” yazan bir gıda maddesini, “%10 yağlı” yazan gıda maddesine tercih eder.

Bir başka etki de kullanmayacağımız bir sürü teknik özelliğe sahip olan ürünü daha sade ürünlere tercih etmemiz. “Özellik Kandırmacası” olarak nitelendirilen bu stratejiden özellikle elektronik ev eşyası üreticileri yararlanır. Bir çamaşır makinesinde onlarca farklı program bulunsa da pek çok insan bu programların yalnızca bir kaçını kullanır.

AHLAKİ KARARLAR SEZGİLERE DAYANIYOR

Mercier ve Sperber, tartışma yeteneği konusundaki çalışmalarını Behavioral and Brain Sciences isimli dergide yayımladılar (vol 34, p57). Bu makalede beynin tartışmacı özelliğiniaçıklamak için yukarıda açıkladığımız bir dizi zaafa dikkat çektiler. Makale bilim dünyasında büyük tarışma yarattı. Virginia Üniversitesi’nden psikolog Jonathan Haidt, “Mercier ve Sperber’in makalesi, dünyadaki tüm psikoloji fakültelerinde okutulmalı” diyecek kadar makaleyi önemsedi. Haidt’e göre bu makale ile ahlaki kararlarımızın akılcı düşüncelere değil, tümüyle sezgi ve içgüdülerimize dayandığı net bir şekilde dile getirilmiş oldu. Haidt, Dartmouth College’dan Thalia Wheatley ile birlikte yürüttüğü bir deneyde, hipnoz yoluyla mide bulantısı hissi uyandırılan deneklerin ahlaki konularda verdikleri kararların daha sert ve acımasız olduğunu gördü. Bu da etik konularda, mantıklı muhakemenin değil, duyguların baskın rol oynadığını gösteriyordu (Psychological Science, vol 16, p 780). Haidt’in, bu konudaki görüşleri şöyle: “Yaşam boyu yapmaya çalıştığımız şey, sezgilerimizi ve içgüdülerimizi haklı çıkartmaya uğraşmak ve aldığımız kararların doğruluğuna diğerlerini ikna etmeye çalışmaktır.

Hiçbir zaman en doğru sonuca ulaşmak için çaba harcamayız. Kısaca ahlaki tartışmalar, ahlaki doğruları ortaya çıkartmak için yapılmaz; bunlar ahlaki açıdan insanları ikna etmek için geliştirilmiş bir araçtır.”

İNSAN MUHAKEMESİ İLE İLGİLİ KARAMSAR BİR YORUM

Tartışmak ve ikna etmek için evrildiğimiz fikri- bazen gerçekliğin feda edilmesi anlamına da gelse- insan muhakemesi ile ilgili oldukça karamsar bir tablo çiziyor. Ancak tartışmacı beynimiz sayesinde hayatta kalma başarısını gösterdiğimiz de unutulmamalı. Sperber ve Mercier’in de vurguladığı gibi insanoğlu yalnızca ikna edici tartışmalar yapmakta ustalaşmamış, aynı zamanda karşı tarafın mantığa ters düşen iddialarını da yakalama yetisi ile donanmıştır. Bu durumda, insanlar bir araya gelip belirli bir konuyu tartıştıkları zaman birbirlerinin yanlı ve taraflı düşüncelerini dengelerler.

Sonuçta, grup tartışmalarından, -katılımcı bireylerin akıl dışı iddialarına karşın- şaşırtıcı ve akılcı sonuçlar çıkabilir. Bunun nedeni, grubun içindeki akıllı insanların doğru yanıtı ortaya çıkartması değildir; asıl neden, farklı görüşleri savunan kişilerin karşılıklı eleştirilerle doğru yolu kendi içlerinde bulmalarıdır. Ayrıca grupların, tek başına fikir üretenlere göre daha yaratıcı oldukları da deneylerle kanıtlanmış durumda.

ORTAK ZEKÂ

Grup elemanlarının bireysel yeteneklerine bakıp, grubun toplu performansı hakkında tahmin yürütmenin mümkün olmadığını söyleyen Pittsburg’daki Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Anita Williams, grubun ortak zekasının nasıl tartıştığına bağlı olarak belirlendiğini belirtiyor. Bu görüyü sınamak için yapılan deneylerden birinde grup elemanlarının çoğunlukla kadınlardan oluştuğu durumlarda grubun daha iyi performans çıkarttığı görüldü. Williams’a göre bunun nedeni kadınların sosyal işaretlere daha duyarlı olması.

İnsanların muhakeme yeteneğinin grup içinde daha mantıklı, daha akılcı sonuçlar verdiği iddiası bazı bilim insanları tarafından kabul görmüyor. Oklahoma Eyalet Üniversitesi’nden psikolog Robert Sternberg, bu konudaki görüşlerini şöyle açıklıyor: “Toplumu büyük bir tehlikenin beklediği koşullarda, çıkar hesapları ve duygular çok üst düzeylerde seyreder. Bu durum özellikle benzer görüşteki insanların çoğunlukta olduğu gruplarda daha belirgindir. Grup üyeleri birbirlerini aşırı uçlara doğru kışkırtırlar; ılımlı görüştekilerin seslerine kimse kulak vermez.”

Bunun sonucunda muhalifler susturulur. Farklı eylem seçenekleri göz ardı edilir. Bu da doğal olarak grup adına çok sağlıksız kararların alınmasına yol açar. Irving Janis “grup düşüncesi” kavramını ortaya attığı zaman, yanlış alınan ortak kararlara örnek olarak ABD’nin Vietnam Savaşı’na katılmasını gösterdi. Bugün buna benzer bir felaket, kitle imha silahlarıyla ilgili somut delillerin bulunmamasına karşın ABD’nin Irak’ı işgalinde yaşandı.

Grup içinde alınan ortak kararlar bası koşullarda yanlış olsa da, bazı araştırmacılar ortak muhakeme yapmak için tartışmacı beyinlerimizi daha iyi kullanabileceğimize inanıyor.

EĞİTİMDE ‘BİRLİKTE DÜŞÜNELİM’ PROJESİ

Cambridge Üniversitesi’nden eğitim psikoloğu Neil Mercer, “Birlikte Düşünelim” programı çerçevesinde okullarda ortak öğrenme ve muhakeme yapma sistemlerini oturtmaya çalışıyor. İlk izlenimlerine göre çocuklar birlikte düşündüğü zaman, problem çözümünde daha iyi bir mantık güdüyorlar ve zekâlarını daha verimli bir şekilde kullanıyorlar. Bu özellikle matematik ve fen derslerinde daha belirgin. Pilot uygulamalarda öğrencilerin hem grup olarak hem de birey olarak sınavlardan daha iyi notlar aldığı saptandı. Mercer, fikirlerin özgürce dile getirildiği ve karşı görüşlerin çekinmeden eleştirildiği, hedeflerin kesin sınırlarla belirlendiği ödevlerde, öğrencilerin çok daha başarılı olduğuna inanıyor.

‘Birlikte Düşünelim’ projesi son yıllarda eğitimde popülarite kazanmış olmakla birlikte, Sternberg, mevcut eğitim sisteminin hâlâ bireysel bilginin geliştirilmesine ve analitik muhakeme yönteminin oturtulmasına aşırı ölçüde odaklanmış olduğunu söylüyor.Bunun sakıncalarını Sternberg şöyle açıklıyor: “Bu sistem önyargılarımızı besliyor ve içgüdülerimizi haklı çıkartmaya itiyor. Oysa toplu tartışma, tuzaklarına düşmemeyi öğrendiğimiz takdirde daha sağlıklı kararlar almamızı sağlayabilir.”

kaynak: www e-psikiyatri com

22 Mart 2014 Cumartesi

ÇOCUKLARDA PSİKOLOJİK SORUNLAR


KORKULAR
Bilinmeyen şeyler korkutucudur. Özellikle anne babadan ayrı kalmak küçükyaşlarda çocukta korku yaratır. Anne babalar bilmeyerek çocuklarında korkular oluştururlar. Anne çocuğunun yaramazlık yapmasını engellemek için "yaramazlık yaparsan bırakır giderim", "seni dilenciye veririm" şeklinde korkutmaya çalışır. Çocuklar için en dayanılmaz korku anne babadan ayrı kalmaktır. 4 ile 6 yaş arasında korkular çok fazladır.
Çocuklar anne babalarının veya büyüklerinin uslu dursunlar diye uydurdukları şeylerin gerçek olduğuna inanırlar. Büyükler korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanmaktadırlar. Anne baba¬lar veya büyükler yaramazlık yapan, uyumayan çocuğu "öcü gelir" diye korkuturlar. Ancak bu kolay bir yoldur. Çünkü bunu duyan çocuğun hemen sesi kesilmektedir. Hatta korkutmanın dövmekten daha fazla yaptırım gücü vardır. Özellikle doktorla korkutulan çocuklar hastalandıklarında anne baba çok zorlanır. Yemeğini yemeyen çocuğa "şimdi ilaç veririm" şeklinde yapılan korkutma ise ilaç alması gerektiğinde aşılmaz sorunlar yaratır. Örneğin, iğneci veya hemşireyle korkutulan çocuklar aşı ola¬caklarında çok korkarlar, tepki gösterirler. Bir başka sorun yaratan korku da sünnetçi korkusudur.
En küçük şeyden korkan, paniğe kapılan, kendine güvenini kaybeden anne babaların çocukları da onlara benzerler. Anne bazen çocukların peşinde "aman düşecek", "hastalanacak", "dayak yiyecek" şeklinde düşüncelerle çocuğu kısıtlar, en¬geller, aşırı koruyucu, kollayıcı tutuma girer. Çocuğu çevrenin, insanların tehlikeli olduğuna inandırır. Çocuk fazla korunduğu için beceriksiz ve pısırık hale gelir.
Bazen de korkutmaTanrı'yı işin içine karıştırarak olur: "Tanrı seni cezalandıracak" gibi sözler, çocukTann'yı kafasında nasıl canlandıracağını bilmediği için, onda daha fazla korku geliştirir.
Bir de duruma bağlı olan korkular vardır. Örneğin eve hırsız girmesi, çocuğun kaza geçirmesi gibi durumlar, çocukta korku durumları ortaya çıkarır. Böyle durumlarda çocuğun korkusu dinlenilmeli, ciddiye alınmalıdır. Annenin aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumundan vazgeçebilmesi için bir çocuk psikologundan yardım alınmalıdır.

GECE KORKULARI
4-6 yaşları arasında çocuklar korkulu rüyalar görürler. Bu gibi durumlarda çocuk anne babanın odasına gelir ve onlarla yatmak ister. Bu durumda çocuğu azarlamak, kızmak sakıncalıdır. Çocuğu alıp odasına götürmek ve dalıncaya kadar birlikte kalmak onu sakinleştirmeye çalışmak gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmak uygun olacaktır.
Çocuk anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmuş ise, bunu annesinin saldırıya uğraması şeklinde yorumlayabilir. Bu olay¬dan dolayı ya annesini korumak için ya da bu olayın yeniden olmaması için annesiyle yatmak ister. Uykuya dalmak istemez ya da anne babanın büyük kavgalarına şahit olmuş çocukta "eğer uyursam yine kavga ederler, ben Önleyemem" şeklinde birdüşünce gelişir. Böyle durumlarda çocuğa kızmamak uykuya
dalıncaya kadaryanında yatmak, sakin ve sevecen davranmak uygundur.

OKUL KORKUSU
Bu sorun, çocuk ilkokula başladığında ortaya çıkabileceği gibi okulun herhangi bir döneminde de görüle¬bilir. Hatta yuvaya başlayan çocuklarda da görülür. Çocuk anneye âdeta yapışır, onu bir türlü bırakmak istemez, ağlar, hırçınlasın Annenin yanında kalmasını İstediğinden anne günlerce, sınıfta çocuğun yanında oturur.
Ya da çocuk birden bire okula gitmek istemez; zorlanırsa, midesi bulanır, kusar, zorlamalara direnir. Yoldan veya okuldan döner gelir. Neşesizleşir, uykusu bozulur, iştahı kesilir. Ödevlere ilgisi kalmaz. Her sabah somatik bir belirti ortaya çıkartır. Örneğin, başı, karnı ağrır veya bulantısı olur, ateşi yükselir, hatta kusar. Evde rahattır. Ağır vakalarda ise çocuk evde bile huzursuzdur. Bunun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Okul korkusu görülen çocuklar genellikle uslu, sessiz, uyumlu, anneye aşırı bağımlıdırlar. Böyle durumlarda dayak ve korkutmalar sonuç vermez. Bu korku ortaokul¬da, lisede de görülebilir.
Anne babalar okul korkusu gösteren çocuğu okuldan uzak tutmamalıdırlar. Evde kalış uzadıkça okula dönüş güçleşir. Anne baba kararlı ve tutarlı davranmaya çalışmalıdır. Öğretmene durum anlatılmalı, işbirliği sağlanmalıdır. Çocuk sınıfa girmese de okula gitmeli, bahçede dolaşmalıdır. Çocuğun korkusu ciddiye alınmalıdır. Okula götürülmesi çözümün yarısı demek¬tir. Birkaç günde düzelmiyorsa, gecikmeden bir psikologa gi¬dilmelidir.

KEKEMELİK
Kekemelik, ses, hece ve sözcüklerin tekrarı, uzatılması ya da konuşmanın akışını kesen, duraklamalar şeklinde ortaya çıkan, bir konuşma bozukluğudur. Psikolojik so¬runlar yoğun olduğunda ve stresli ortamlarda artar. Konuşma hızı yavaş veya hızlı olabilir. Şarkı söylerken ve şiir okurken görülmez. Ağır durumlarda vücut, el kol hare¬ketleri konuşmaya eşlik eder.
Genellikle 12 yaşından önce, çoğunlukla da 2-7 yaşları arasında başlar. Belli bir yaşa kadar düzgün konuşan çocuk birden tutulur. Önceleri belli sözcüklerde, daha sonra her sözcükte takılır. Kekemelere uygulanan fiziki tekniklerde konuşma ile ilgili organlarda bozukluk saptanamamıştır.
Kekemelik genellikle erkek çocuklarda, kızlardan dört-beş kat fazla görülmektedir. Kekeleyen çocuğun aile üye¬leri ve yakınları arasında da kekemeliğe rastlama olasılığı yüksektir. Oluş nedeni tam olarak bilinmemektedir. Çok etkenli bir bozukluktur. Ailesel, genetik bir yatkınlıktan bahsedilmektedir. Bazı anne babalar çocuğa küçük yaşta düzen, temizlik ve terbiye konularında katı disiplin uygulamışlardır. Bu anne babanın çocuktan beklentileri çok yüksektir. Çocuğu aşırı denetim altında tutarlar. Konuş¬masına sürekli müdahale ederler. Lütfensiz konuşmasını istemezler. Bu durumun çocuğun konuşmasını engel¬leyebildiği ve konuşmada duraksamalara sebep olabildiği ifade edilmektedir.
Bir başka görüş de konuşmanın beyinde yetersiz lateralize olduğu; daha çok her iki hemisferde de temsil edilişinden ortaya çıktığı şeklindedir.
Kekemeliği başlatan en büyük nedenin korku olduğunu belirtebiliriz.
Kekemelik çocuğun toplumsal uyumunu aksatır. Konuş¬maktan çekinir, kekeleyeceği korkusuna devamlı sahiptir. Çekin¬genlik, utangaçlık, güvensizlik gibi ek belirtiler gelişir. Bu durum çocuğun arkadaş ilişkilerini ve okul başarısını etkiler.
2-3,5 yaşlar arasında başlayan kekemelik genellikle geçi¬cidir. Bu yaşlarda çocukta düşünme hızı konuşma hızını geç¬tiğinden ya da yetersiz konuşma ile düşünce ifade edileme¬diğinden fizyolojik kekemelik ortaya çıkar. Erken yaşta başlayan geçici kekemelik durumunda aile çocuğa düzgün konuşması için baskı yapmamalı, çocuğun konuşmasına dikkatçekilmemelidir.
Hafif vakalarda düzelme % 50 ile % 80 arasındadır. Ergenlik döneminde geçebileceğini vurgulayan araştırmalar vardır.
Anne babanın dayaktan, korkutucu tepkilerden sakınması uygun olur. Aile çocuğun konuşmasına sürekli karışmalar ve düzeltmeler yapmamalıdır. Anne baba sabırsız ve üzgün bir ta¬vır içine girmemelidir. Çocuğun tedirginliğini azaltıcı önlemler almalı, aşırı titiz, düzenli, denetimci ve kuralcı tutum gevşe-tilmelidir.
Kekemelik başlar başlamaz bir psikoloji merkezine gidilme¬si uygun olur. Çocuğun ruhsal sorunlarının çözülmesi, keke¬meliğin yer etmeden geçmesini sağlayabilir. Kekemelik teda¬visinde amaç, kekemelikle birlikte çocuğun ruhsal durumunun da düzeltilmesidir. Yani tedavinin büyük ölçüde amacı benlik saygısının korunmasıdır.
Konuşma tedavisi, uzmanları tarafından yapılmalıdır. Altı-yedi yaşından büyük çocuklar bu tedaviden kolay yararlanırlar.

TİKLER
Kaslarda beliren, irade dışı aralıklı kasılmalardır, En çok yüz kaslarında görülür. Tik yer ve biçim değiştirebilir. Örneğin, göz kırpma, baş sallama gibi. 6-7 yaşlarında sık görülür.
Tik erkek çocuklarında daha çok görülen bir gerginlik belir¬tisidir. Genel gerginliğin, belli bir kasın kasılmasıyla dışarı vurulması olarak yorumlanır. Kekemelik gibi tikler de çocuğun duygusal durumuyla ilişkilidirler. Ortaya çıkışı, aşırı korku, heyecan ve ürkmeyaratan olayları izler. Sık olarak altı yaşından sonra başlarlar. Tikin ortaya çıktığı çocuklar, genellikle tedirgin, kaygılı ve gergindirler. Genellikle bu çocukların anne babalarında titiz, kuralcı kişilik özellikleri gözlenebilmektedir.
Çocuğun yorgun, heyecanlı, sıkıntılı olduğu durumlarda or¬taya çıkan tiklere, çocuğun dikkati çekilmelidir. Tiklerin çoğu geçicidir. Tik görülür görülmez, vakit geçirmeden bir çocuk psikologuna danışmak yararlı olur. Böyle durumlarda çocuğu tedirgin eden nedenlerin bulunması ve durumun düzeltilmesi gereklidir..

YATAĞINI ISLATMA (ENÜREZİS)
Tekrarlayıcı nitelik taşıyan, istemdışı işemedir. Çocuklar 3-5 yaşlan arasında idrarı kontrol edebilecek biyolojik olgunluğa erişir. Bu yaşlardan sonra ayda en az iki kez yatağını veya altını ıslatması birsorun olarak değerlendirilmekte ve tedaviye gerek duyulmaktadır. Tuvalet kontrolü uygun eğitimle kazanılır. Altını ıslatma bebekliğinden beri sürüyorsa birincil, en az bir yıl kontrol edebildikten sonra başlamışsa ikincil adı verilir. Tek başına olabildiği gibi başka sorunlarla birlikte de görülebilir.
Toplumumuzda çok sık rastlanılan bir psikolojik şikâyettir. Erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Altını ıslatan çocuklar¬da ailesel bir yatkınlıktan söz edebiliriz. Araştırmalarda bu çocukların birinci derece akrabalarında da % 70 oranında altına işeme şikâyeti görülür. Erken başlatılan, kusurlu tuvalet eğitimi, kardeş doğumu, ailedeki ölüm, ayrılık, hastalık gibi duygusal durumlar okut sorunları veya aşın koruyucu aile tutumu tuvale! eğitimim geciktirir.
Altını ıslatmada bedensel hastalıkların rolü çok azdır.
Altını ıslatanlarda uyku derindir, işeme devam ettikçe anne ile ilişkiler bozulur. Bu çocuklarda epileptik bir durum olup olmadığı incelenmelidir.
Altını ıslatmanın organik, biyolojik bir nedenden dolayı olmadığı anlaşıldıktan sonra psikolojik tedavi başlar. Anne ba¬banın sabırlı ve anlayışlı yaklaşımı sorunun kısa sürede çö¬zülmesini sağlar. Azarlanıp ayıplanan çocuklarda aşağılık duy¬gusu geiişir. Sertlik ve utandırıcı cezalar işe yaramaz. Akşamlan sulu besinlerin kesilmesi sonuç vermeyen bir önlemdir.
Bu çocukların tedavi edilmeleri sonucu kısır kalacakları veya erkekliklerini Kaybedecekleri düşüncesi kesinlikle yanlıştır. Altını ıslatmanın sünnetle, ergenlikle, askere gitmekle veya evlenmekle ortadan kalkacağı gibi fikirlerin temeli yoktur. Çocuk bir psikoloji merkezine götürülmelidir. Bu merkezlerde psikolo-jikyardım ve davranışçı yöntemlerle soruna çözüm bulunacaktır.

DIŞKI KAÇIRMA (ENKOPREZİS)
Çocuğun tuvalet eğitimini tamamlaması gereken yaşa gelmiş olmasına rağmen istemli ya da istem dışı olarak kakasını kontrol edememesiyle ortaya çıkan bir bozukluktur. Seyrek görülen ve daha çok erkek çocuklarda rastlanan bir durumdur. Burada altını ıslatmadakinden daha ağır bir ruhsal uyum¬suzluktan söz edebiliriz. Bu tanı 4 yaşından sonra konur.
Yeni bir kardeşin doğumu, anneden ayrılık, korkutucu olay¬lar, hastaneye yatış, anaokuluna gidiş gibi tedirgin edici durum¬larda görülebilir. Bu durumlarda çocuğun bu tepkisi annenin aşın temizliğe ve titiziiğe önem veren, cezalandırıcı tutumuna bir tepki olarak ortaya çıkabilmektedir Çocuğa tuvalet eğitimi baskıyla uygulanmışsa bu durum görülebilir. Bu davranışıyla çocuk hem annesinin ilgisini çekmekte hem de ona baş¬kaldırmaktadır. Bu çocuklarda güven eksikliği ve benlik saygı¬larında zedelenmeler gözlenebilmektedir. Aile ve arkadaş iliş¬kilerini bozan bir durum olduğundan tedaviye vakit kaybetme¬den başlanmalıdır.
Böyle bir çocukta ilk yapılması gereken, varsa gereksiz baskıların kaldırılması ve aşırı titiz tutumdan vazgeçilmesidir. Çocukla önce olumlu bir ilişkiye girilmeli, sonra günde üç-dört kez belirli aralıklarla tuvalete oturması sağlanmalıdır. Hatta bu aşamada uygun ödüller yarar sağlayabilir.
Sorun, uzun süredir devam ediyorsa, bir psikolojik merkez¬den yardım istenmelidir. Psikoterapi ve davranışçı yöntemlerle sorun çözülür.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI
Yapılan araştırmalardavranış bozukluğunun 1-5 yaşlarında görülebileceğini, tanının 8 yaş sonrasında konabileceğini gös¬terir. Davranış bozukluğu gösteren çocukların, yetişkinliklerinde de buna rastlandığını söyleyebiliriz. Erkek çocuklarda davranış bozuklukları kızlara oranla, dört kat daha fazla görülmektedir. Davranış bozukluklarında organik nedenlerden bahseden çalışmaların yanı sıra bazı araştırmalar ana babadaki ruhsal bozuklukların çocuktaki davranış bozukluğu ile doğrudan ilgili olabileceğine dikkati çekmektedirler. Sıklıkla boşanma, aile içi kavgalar da davranış bozukluğuna neden olabilmektedir. Ana babalarında davranış bozukluğu olan çocuklarda davranış bo¬zuklukları olabileceği de ileri sürülen görüşler arasında-dır.Davranış bozukluğu da tek nedenle açıklanamaz. Böyle du¬rumlarda psikoloji merkezlerinden yardım istemek gerekmek¬tedir.

YALAN SÖYLEME
Yalan herkesçe ayıplanan bir davranıştır. Ama anne baba çocuğun hayal gücüyle yalanı birbirinden ayırmalıdır. 3-5 yaş arasındaki çocukların hayal güçleri çok zengindir. Hayalî olay¬lar, hikâyeler masallar anlatırlar. Anlattıkları şeylere kendileri de inanırlar. Hatta bazı çocukların hayalî arkadaşları bile vardır. Anne baba bu durumu tam doğru değerlendiremezse, çocuğun yalan söylediğini sanarak paniğe kapılır. "Benim çocuğum çok yalan söylüyor" diye psikologa getirilen pek çok sağlıklı çocuk vardır.
Çocuğu yalana yetişkinlerin çelişkili tutumu iter. Çocuklar yalana çok duyarlıdırlar. Anne veya baba kendi yalanına çocuğu ortak etmemelidir. Çocuk bu tür yalanları anne babaya karşı kullanır.
Çocuk sık sık yalan söylüyorsa bu önemli bir durumdur. Anne baba ile çocuk arasındaki güven sarsılmış demektir. Çocuk anne babanın beklentileri kendi gücünü aştığında ya da ceza korkusuylayalana başvurabilir. Yalan söylediği için çocuğu zorlamak, dövmek sakıncalıdır. Çocuk gerçeği söylemekten korktuğu için yalana başvurabilir. Ya da yaptığı şeyin yanlış, yapılmaması gereken birşey olduğunu bildiğinde yalan söyler. Böyle durumlarda çocuğun yalan söyleme sıklığı ve dozu dikkate alınarak bir psikologdan yardım istenmelidir. Çalma (Hırsızlık)
Anne babalar çalma karşısında sert tepki gösterirler. Üç yaşındaki çocuk sormadan alınmaması gerektiğini bilir. Yine de beğendiği bir şeyi cebine koymaktan kendini alamaz. Böyle durumlarda en doğru yol çocuğu korkutmadan, dövmeden, alınan şeyin mutlaka geri verilmesidir. Çocuk gereksiz yere suçlanmamış, davranışı da onaylanmamış olur.
Okul çağındaki çalmaların üzerinde önemle durulmalıdır
Çalma önemli bir ruhsal sorundan ileri gelebilir. Kendine güveni olmayan çocuk İlgi çekmek için hırsızlık yapabilir. Çalma, bazı durumlarda da bir yardım çağrısıdır. Çocuk çalarak ailesine "benim farkıma varın" demek istemektedir. Sevgi eksikliği ile çalmanın arasında bir ilişki vardır. Anne, baba yoksunluğu çe¬ken çocuklarda çalma davranışı görülür. Çocuk sevildiği, be¬nimsendiği duygusu iyice yerleşinceye kadar çalmaya devam eder.
Anne babalar çalma karşısında soğukkanlı davranmalıdır. Dövme, ayıplama, yüzüne vurma, arkadaşları arasında rezil etme çok tehlikeli yöntemlerdir. İlk çalmada anne baba ve okulun bağışlayıcı ama duyarlı olması çok önemlidir. Çalma çocuk için çok hassas bir konudur. Böyle bir davranışa hiçbir zaman boş verilmemeli, bir psikologa danışılmalıdır.

SALDIRGANLIK
Saldırgan çocuk, ruhsal sorunlarından dolayı çevresiyle uygun ilişkiler kuramaz. Kavgacıdır. Büyüklere karşı gelmeye eğilimlidir. Öfkesini kontrol edemez. Durmadan sorun yaratır. Çocuğun saldırganlığı süreklilik gösterir.
Saldırganlık doğuştun getirilen bir dürtüdür. Kontrol edebilir ya da olumlu yollara kanalize edilebilir. Çocuk başlangıçta sal¬dırganlığını açık olarak dışa vurur. Bebek, istekleri engel¬lendiğinde öfke nöbetleri gösterir. Yaş ilerledikçe isteklerini ertelemeyi ve beklemeyi öğrenir.
Hertürlü saldırganlığın engellendiği ortamlarçocukta gergin¬lik yaratır. Uygun yollardan saldıganlığını boşaltmasına izin verilmeyen çocukta bu saldırganlık dışa yönelir. Dayağın olduğu bir evde yetişen çocuk da kardeşini veya arkadaşlarını dövecek¬tir. Saldırgan çocuk temelde güvensiz, doyumsuz ve sevil¬mediğine inanan çocuktur. Kendine özsaygısı azdır. Dürtülerini kontrol etmeyi öğrenememiştir. Böyle çocukların anne babaları ya çok sert ve hoşgörüsüz, ya tutarsız davranışlar içinde, ya da gevşek bir disiplin anlayışına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar, öfkelerini kontrol etmekte zorluk çekerler. Saldırgan çocuk, ailedeki dengesizliğe ve ayartıcı çevre koşullarına bağlı olarak suça yatkınlık kazanabilir.
Anne babanın olumsuz tutumu saldırganlıkta önemli rol oynamakla beraber, tek neden değildir. Çocuğun organik olarak etkilendiği durumlarda da saldırganlık tepkisi ortaya çıkabilir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ ve AŞIRI HAREKETLİLİK (HİPERAKTİVİTE )

Burada, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik, ataklık en önem¬li belirtilerdir. Bu çocuklarda motor davranışlarda, bilişsel işlev¬lerde, kişilerarası ilişkilerde bozukluklar vardır. Bunların yanı sıra tabloya ruhsal bozukluklar da eklenebilmektedir.
Dikkat eksikliği hiperaktivite olmadan da olabilir.
Bu çocuklar aşırı hareketlidirler. Çocuk hiç yerinde dura¬maz. Bebekliğinden beri hareketli olan bu çocuklar genellikle yürümeye başladıklarında hemen farkedilirler. Hareketleri amaca yönelik değildir. Durmak, yorulmak bilmezler. Anneler bu çocukları "Düz duvara tırmanır" biçiminde nitelendirirler. Bu çocuklar savruk ve düzensizdirler.
Özellikleokul dönemindezorlanırlar. Okula uyum sağlamakta sorunlar çıkar. Sırada oturmakta, dersleri takip etmekte sıkıntı çeken bu çocuklar, yazmada ve okumayı öğrenmede de zorluk çekerler. Öğretmenleri ve arkadaşlarıyla sürtüşmeye girer, öğ¬retmeni öfkelendirir, arkadaşlarının saçını çekerler. Bu aşırı hareketlilik kimi zaman saldırganlığa dönüşür. İnce motor hareket gerektiren (yazı yazma, düğme ilikleme gibi) işlerde zorlanırlar.
Bilişsel işlemlerde ise dikkat süreleri az, bir işe yoğunlaşmaları çok zordur. Bu yüzden zekâları normal olmasına rağmen, öğ¬renme güçlüğü, okul başarısızlığı çekerler. Kısa süreli bellek¬leri zayıftır, ancak uzun süreli bellekte sorun yoktur. Çarpım tablosunu öğrenmekte zorlanırlar.
Kişisel ilişkilerde başladıkları arkadaşlığı sürdüremezler.
Ruhsal açıdan bu çocuklar ataktırlar, çabuk uyarılırlar, teh¬likeyi kavrayamaz, kazalara uğrarlar, engellenme eşikleri dü¬şüktür, çabuk heyecanlanır, küçük nedenlerle aşırı neşe ve ağlama davranışı gösterirler.
Erkek çocuklarda kızlardan daha fazla görülmektedir. Başlama yaşı 3-4 yaş olarak görülse de farklılıklar bebeklikten itibaren başlamıştır.
Bu çocuklar bebekliklerinde huysuz, huzursuz, sürekli ağla¬yan, zor bebekler olarak tanımlanırlar. Aile okul öncesi dönem¬de farketmez. Çoğu zaman okula başladığında farkedilirler. Çünkü çocuk hem okula uyum sağlamakta zorlanmakta, hem de öğrenme güçlüğü çekmektedir.
Burada bilgiyi işlemede bir fonksiyon bozukluğu söz ko¬nusudur.
Tedavi, belirtileri, şikâyetleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu süreçte çocukların aşırı hareketliliklerini azaltmak ve dikkatlerini artırıcı çalışmalar yapılmaktadır. Ailenin ve öğret¬menin bu konu hakkında bilgilendirilmesi ve katılımları gerek¬mektedir. Aile, çocuk ve öğretmenin işbirliğine girmesi, tedavi¬nin gidişini hızlandıracaktır.Çocuğun bozukluğuna uygun, di¬siplin uygulayan, tutarlı ve kararlı olan, ilgili, sevecen davranan anne babalar bu konuda başarılı olurlar. Bu çocuklara karşı aşırı disiplin veya gevşek tutum uygun değildir. Böyle bir çocuğa sahip olan ailenin işi zordur. Ailelere tavsiyemiz çocuk¬ta yukarıda saydığımız özellikler farkedildiğinde bir psikoloji merkezinden yardım istemeleridir.

AŞIRI KİLO SORUNU
Bebeğin aşırı kilolu olması annenin ve çevrenin hoşuna gider. Anne, çevrenin beğenisini almak için bebeği olması gerekenden daha fazla beslemeye çalışır. Fazla kilo nasıl ye¬tişkinlerde istenmeyen bir durumsa, hem bebek hem de çocuk için uygun değildir. Uzmanlar yetişkinlikteki fazla kilonun be¬beklikte ve çocuklukta oluşan yanlış beslenme alışkanlığının sonucu olduğunu söylemektedirler. Fazla kilo, çocukta duygu¬sal ve sosyal problemlere neden olabilir. Bu nedenle anne baba çocuklarının fazla kilo almamasına dikkat etmelidirler. Çocuğa yemek konusunda baskı yapmak, "yemezsen darılırım" biçi¬minde zorlamalara girmek sakıncalıdır. Yetişkinlerde olduğu gibi ender durumlarda da çocuklar endişeli veya stresli oldukları için daha fazla yemek yiyebilirler. Bu hallerde yemek karın doyurmak için değil, kendini tatmin etmek, rahatlamak için yenir. Sonra alışkanlık haline gelir. Bu çocuk için de istenmeyen bir durumdur.
Anne babalaryemeği ödül veya ceza olarak kullanırlar. Bu çokyanlış bir uygulamadır. Anne babalarçocuğun fazla yemesin¬den dolayı duydukları endişeyi çocuğa hissettirmemelidirler. Bu, çocuğu psikolojik olarak etkileyebilir.
Şişman çocuklar arkadaşlarının alaylarına hedef olurlar. Çocuk bu yüzden psikolojik olarak olumsuz etkilenebilir.