27 Mart 2014 Perşembe

Öfke Kontrolü - Öfke Yönetimi


Öfke Duygusu ve Kontrolü

Öfke istenmeyen sonuçlara ve karşılanmayan beklentilere verilen doğal ve insani bir tepkidir. Öfke duygusuyla baş edebilmek için kullanılan işlevsiz yollar vardır;  içe alıp bastırmak ve diğeri de dışa vurmak. İçe atmada, saldırganlığınızı kendi içinize yönlendirirsiniz ve öfkeyi yutarsınız. Dışa vurmada ise kontrolsüz biçimde öfkeyle ilgili dışa vuran davranışlarda bulunabilirsiniz. Ancak bu ikisinin de çok sağlıklı yollar olduğu söylenemez. İçe atılan öfke, kişiyi suçluluk ve depresyon gibi farklı duygulanımlara götürebilir. Dışa vurulan öfkenin derecesi ve sıklığı ise kişinin çevre ile olan ilişkilerini zedeleyebilir. Kişi istemediği zamanlarda dahi öfkesini kontrolsüz biçimde ortaya koyar ve bu dışavurum bir rahatlama ve deşarj getirmez, aksine kontrol dışı hissi vererek, çevredekilere zarar vermenin getirdiği suçluluk ve pişmanlık duygularıyla çözülmesi gereken başka bir probleme dönüşür. 
Öfke kontrolü, öfkeyi doğru yere ve doğru ifade etme becerisini kazanmaktır. Öfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır. Amaç bireyin hiç öfkelenmemesi değildir. Bunun için psikoterapide de kişinin öfkesini neyin tetiklediğini bulmaya, kontrol edilemez hale gelmeden başa çıkmasına ve doğru ifadesini sağlamaya yardım etmek esastır.

Bir insanın öfke kontrolü sorunu yaşadığı nasıl anlaşılır?

Öfke oldukça kuvvetli ve kontrolü kimi zaman zorlaşabilen bir duygudur. Öfke duygusunun da diğer duygular gibi dereceleri vardır. Çok basit ve hemen geçebilen bir sinirlenmeden, kişinin çevresindekilere veya kendine zarar verebileceği şiddetli duygulara kadar uzanır. Öfke duygusuna genelde fizyolojik duyumlar da eşlik eder. Örneğin, nefes alıp vermek sıklaşır, kalp atışları hızlanır, kan basıncı artar. Kişi öfkelendiği zaman, kendisini ve davranışlarını kontrol etmekte zorlanıyor, daha sonra onaylamayacağı söz ve davranışlarda bulunuyor, çevresindeki nesne ve kişilere fiziksel şiddet uyguluyor, tüm bunlar mesleki ve sosyal işleyişini olumsuz etkiliyorsa öfke kontrol problemi yaşıyor denebilir. Ayrıca kişi bu öfke kontrol problemi yüzünden yasal zorluklar da yaşayabiliyor. Doğru ifade edilemeyen öfke, zamanla fiziksel bazı şikayetlere de sebep olabilir 
Öfke kontrol problemi oldukça sık görülen bir durumdur. Her yaştan ve her kesimden yetişkinlerde olduğu gibi çocuk ve ergenlerde de görülebilir. Öfke kontrol problemi yaşayan kişilerin genellikle davranışları nedeniyle kişiler arası ilişkileri, aile içi ilişkileri zedelenmiş olabilir. Tek başına öfke kontrol problemi yaşanabildiği gibi, başka ruhsal problemlere de eşlik edebilir. Ayrıca öfke kontrol problemi yaşayan kişilerde fiziksel bazı şikayetler de görülebiliyor. (baş ağrısı, mide şikayetleri gibi.)

Öfkeyi tamamen kontrol altına almak mümkün mü? 

Öfke kontrol problemi ile çalışırken amacımız öfkeyi tamamen yok  etmek değil aslında. Öfkeyi kişinin normal ve sağlıklı sınırlarda, duyumsaması ve buna bağlı davranışlarının da kişinin kontrolünde olması hedeflenen bir durum. Öfke kontrol problemi ile çalışırken, duygusal ve davranışsal düzeyde değişikliği amaçlıyoruz, bu da bir uzman tarafından gerçekleştirilen psikoterapi yöntemiyle sağlanabiliyor. Eğitimlerle bu duygu ve davranış değişikliği tam olarak sağlanamayabilir ancak olumlu etkileri de olabilir. Alınan fayda kişiye özgü olarak değişir 

İnsanın öfkesini ya da duygularını kontrol edememesinin nedeni ne olabilir? 

Bilişsel kurama göre, öfke duygusu diğer tüm duygular gibi düşünceleri izler. Kişinin olaylarla ilgili çarpıtılmış düşünceleri ya da işlevsel olmayan yorumları yaşanan olumsuz duygunun şiddetini arttırır. Bu ortaya çıkan yoğun duygu da şiddeti arttıkça daha zor kontrol edilir hale gelir. Ortaya kontrol edilemeyen davranışlar ortaya çıkabilir. Öfkeye başka açılardan bakmak da mümkün ve yararlıdır. Örneğin psikoanalitik terminolojiye göre öfke, bireyin saldırganlık dürtülerinin bir parçasıdır. Bireyin öfke ifadesi bilinçdışındaki bir çatışmaya işaret edebilir. Öte yandan Gestalt yaklaşımı kişinin, yapmak için kendi kendine izin vermediği bir şeyi, bir başkası yaptığında öfke duygusunun doğduğunu söyler. Öfke problemi bazen duyguların aşırı kontrolü içermesi, stres üretilmesi, kontrol altına alınmaya çalışılması, bunun sonucunda da kişiler arası çatışmalara neden olması şeklinde tanımlanır. Patlamalar şeklinde ortaya çıkan öfke duygusu, acı, korku ve utanç gibi duyguları saklamak için kullanılan savunucu bir duygu olabilir. 
Buna bağlı olarak farklı ekollerden psikoterapi türleri uygulanabilir. Bunlar bilişsel ekol, gestalt ekolü, psikanalitik ekol, grup terapisi, davranışçı yöntemler ya da eklektik(bütünleyici) bir terapi olabilir. Bilişsel ekolde, kişinin öfkesini doğuran çarpıtılmış bilişleri ile bilişsel yöntemler kullanılarak çalışılır. Kişinin öfkesini tetikleyen uyaran ve olayları tanıması sağlanır ve bununla ilgili işlevsel olmayan düşüncelere alternatifler geliştirilir. Davranışsal düzeyde ise time out egzersizleri dediğimiz yöntem kullanılıyor. Yani kişi tetikleyici uyaranı ve duygusunu fark ettiğin de bu ortamdan kısa bir süreliğine uzaklaşıp, örneğin derin derin nefes almaya odaklanabilir. Ayrıca bu kişilerle yapılan bazı iletişim eğitimleri de var. Örneğin “atılganlık eğitimi”(assertiveness training) kişinin olumlu ve olumsuz duygularını karşı tarafın da haklarınız gözeterek, pasiflik ve saldırganlık kutuplarına kaçmadan atılgan biçimde dile getirebilmesini amaçlar. Böylece kişi duygularını hem bastırmamış ve ifade etmiş hem de çevresine işlevsel olmayan bir agresyon göstermemeyi öğrenebilir. 

Öfke Kontrolü İçin Öneriler:


Kontrol etmeden önce onu tanımalısınız: Önce öfkenizin size ne dediğini dinlemelisiniz. Kontrol etmekte zorlandığınız bir öfke farkına varılmayı bekleyen içsel çatışmanın işaretçisidir ve herhangi bir durum ve zamanda karşınıza çıkmıyordur. 
 Sizi sinirlendiren bir durum ya da olay olduğunda tepki vermeden önce durumla ilgili hızlı bir değerlendirme yapabilir veya ortamdan bir süreliğine uzaklaşıp kendinize biraz zaman tanıyabilirsiniz. Böylece istemediğiniz davranışı kontrolsüz biçimde sergilemeden önce değerlendirmek için vaktiniz olur. 
Kendinizde bir öfke yönünde duygu değişikliğini hissettiğinizde duygunun hemen farkına varmaya ve hemen öncesinde aklınızdan ne geçtiğini tespit etmeye çalışın. Olayları aslında olduğu gibi göremiyor, abartıyor ya da aşırı genelliyor olabilirsiniz. Bu çarpıtmaları fark ederek olayları tam da olduğu gibi nötr gözle görmeye ve böyle değerlendirmeye çalışabilir, bu düşüncelere alternatif düşünceler üretmeye çalışabilirsiniz.

Gündelik hayatta sadece aşırı sinirlendiğinizde değil, tüm olumsuz duygularınızı dengeli biçimde ifade ettiğiniz bir iletişim biçimi benimseyebilirsiniz. Duygu, istek ve ihtiyaçlarını dile getirmeme ve pasif iletişim biçimini seçme, öfke ile dolmanıza sebep olabilir. Bu yüzden pasif uçtan saldırgan uca kayabilirsiniz. Kendi duygu, istek ve ihtiyaçlarınıza odaklanıp onları zamanında dile getirmeniz istenmeyen patlamaları önleyebilir. 
Eğer  kendiniz başa çıkmak konusunda zorlanırsanız bu konuda uzman birinden yardım almak için psikoterapiye başlayabilirsiniz.

kaynak: www hedefpsikoloji com

İnsanı insan yapan özellik: Tartışma becerisi

Toplu yaşamın karmaşık ilişkileriyle baş edebilme becerisi, insan beyninin evriminde belirleyici faktördür. Bu beceriyi geliştirmenin en kestirme yolu da tartışma yeteneğine sahip olmaktır. Bilim insanlarının tartışabilen hayvan olarak nitelendirdiği insan, tartışmalarda gerçekleri ortaya çıkartmak, doğruları savunmak gibi bir kaygı gütmez; tek hedefi karşısındakini ikna etmektir. Bunun için de aklından değil, içgüdülerinden ve sezgilerinden yararlanır.

Bilimsel düşünceden hiçbir koşulda ödün vermediğinizi iddia ediyorsunuz ama arada sırada kahve falına baktırmaktan da kendinizi alamıyorsunuz; burçların kişiliği belirleyici bir rolü olduğu düşüncesine kapılarak, ikizler burcunda doğanların maymun iştahlı olduklarına inanıyorsunuz; Amy Winehouse’ın ölümünden sonra yetenekli rock şarkıcılarının 27 yaşında öleceklerini düşünüyorsunuz.

RUH SAĞLIĞINIZI DÜZELTİN…

Bu ve benzeri düşüncelere kapılıyorsanız, sizde de doğrulama eğilimi (confirmation bias) var demektir. Doğrulama eğilimi, bilimsel ve somut verilere karşın, beyninizin yalnızca önyargılarınızı destekleyen bilgileri ayıklayıp seçmesi anlamına gelir. Doğrulamada Taraflılık olarak da adlandırılan bu eğilim, insanların inandıkları şeyleri (diğer bir deyişle zihinsel şablonlarını) taraflı bir şekilde doğrulama eğiliminde olmalarına işaret eder. Yani bir şey hakkında, özel bir inanca sahip birisi, dış dünyadaki gözlemlerini objektif değil, inançlarını doğrulayacak şekilde yapar; zihinsel şablonlarına ters şeyleri ise görmeme eğiliminde olur…Örneğin rock şarkıcılarının 27 yaşında ölmesi. Medyada sıklıkla yer bulan bu safsata, Janis Joplin, Kurt Cobain, Amy Winehouse gibi yıldızların 27 yaşında ölmüş olmalarından kaynaklanıyor. Oysa sayısız müzisyen çok daha ileri yaşlarda ölmüştür; ama bunları kimse hatırlamaz.

Son 20-30 yıl içinde doğrulama eğiliminin çok sayıdaki düşünce sakatlıklarından yalnızca biri olduğu psikologlar tarafından kabul görüyor. Gerçekten de cep telefonu markası seçiminizden, desteklediğiniz siyasi partiye kadar aldığınız pek çok karar bulanık mantığın (fuzzy logic) etkisi altındadır. Bulanık mantık kanıtları/verileri değerlendirme ve karar verme süreçlerini akılcılıktan saptıran bir akıl yürütme şeklidir.

Peki, insanlarda böyle defolu bir beyin nasıl olup da evrilmiş olabilir? İnsan beyninin karmaşık problemleri çözecek şekilde evrildiğine, mantıklı düşüncenin avantaj sağladığına inana bir insan, beynimizin böyle paranormal inanışlara açık olmasını nasıl açıklayabilir? İşte bu noktada bilim insanları mantıksız düşüncenin de evrimsel bir avantajı olduğunu düşünüyor.

AKILCILIKTAN SAPMA NEDENLERİ

İsviçre’deki Neuchatel Üniversitesi’nden Hugo Mercier ve Budapeşte’deki Merkezi Avrupa Üniversitesi’nden Dan Sperber’e göre insan muhakemesi, tartışma yeteneğini kazandırmak üzere evrilmiştir. Araştırmacılar bunu şöyle açıklıyor: “Atalarımızın zaman içinde daha ileri iletişim formlarına sahip oldukça, ikna edici bir tartışma yeteneğine kavuşmak için büyük gayret sarf etmiş olmalı. Bu bağlamda da en güçlü ikna şeklinin muhakkak mantıklı olmak zorunda olmadığını keşfettiler. Beynimizin zaafları, büyük bir olasılıkla, eylemlerimizi haklı çıkartmak ve diğerlerini kendi görüşlerimizin doğruluğuna inandırmak gibi gereksinimlerden doğmuş olabilir. Kaldı ki görüşlerin doğru veya yanlış olması da o kadar da önemli değildir. Sonuçta insanlar gerçekten en akılcı kararları değil, akılcı gibi görünen kararları alır.”

Bu düşünce tarzının kuşkusuz sakıncaları da var. Başkalarını kandırmaya çalışan insanlar diğerleri tarafından da kandırılma riski ile karşı karşıyadır. Bu nedenle sağlıklı bir kuşkuculuk ve diğerlerinin mantık yürütme şekildeki hataları görebilme yeteneği de gerekir. Dolayısıyla ileri-geri tartışma yeteneğinin, insanlığın başarısında çok kritik bir rol oynadığı biliniyor. Ayrıca bu yetenek sayesinde tek başımıza erişemeyeceğimiz olağanüstü çözümlere, grup olarak erişme şansına kavuşuruz.

KORKULARINIZI YENİN

SOSYAL BEYNİN EVRİMİ

Mercier ve Sperber, beynimizin, karmaşık sosyal yaşamın yarattığı sorunların altından kalkabilmek için evrildiğini öne süren ilk bilim insanları değil. Uzun süredir grup yaşamının, insan beynini zorlayan sorunlar yarattığı ve bunun da beynin evriminde belirleyici olduğu biliniyor. Primatlar toplu yaşam tarzına geçtikleri zaman, grup içinde ittifak kurmak ve bu ittifakı sürdürmek ve kendilerini kandırma eğilimi taşıyanlara karşı uyanık olmak zorunda kalmıştı. Ayrıca bilim insanları, primat grubundaki birey sayısı ile türün ortalama beyin büyüklüğü arasında çok belirgin bir korelasyon olduğunu da saptadı. Bu, “Sosyal Beyin” veya “Makyavelli Zekâsı” adı verilen varsayımları da destekler nitelikte.

DİLİN EVRİMİ İLE DEĞİŞEN KURALLAR

Birkaç yüz bin yıl önce dilin evrimi, oyunun kurallarını toptan değiştirdi. Dilin sağladığı avantajlar çok açıktı. Fikir alışverişinde bulunmak gelişmiş bir dil oluşturdu, böylece yenilikler ve icatlar ivme kazandı. Daha gelişmiş araç ve gereçlerin ortaya çıkmasıyla avcılık kolaylaştı ve evler daha konforlu bir hale geldi. Ancak dilin evrimi beraberinde pek çok sorunu da getirdi. Özellikle atalarımız kime güveneceklerini tam olarak bilmek zorunda kaldılar. Uzmanlık belirtileri ve geçmişteki yardımseverlik gösterileri güvenilecek kişinin seçiminde belirleyici olduysa da, daha az tanınan insanlara güvenmek için bu kişilerin fikirlerini ve düşüncelerini değerlendirmenin bir yolunu bulmak zorundaydılar.

İşte bu noktada devreye tartışma yeteneği girdi. Bu insanların söylediklerini kabul veya ret etmeden önce tartışmalarını değerlendirme gereksinimi öncelik kazandı.

Diğer taraftan sağlıklı bir kuşkuculuk da eleştirisel bir bakış açısı için gerekliydi. Bunun kadar gerekli başka bir yetenek de, diğerlerini ikna etme becerisiydi. Mercier, bu aşamada insan muhakemesinin gelişimini mercek altına almak için geniş kapsamlı psikolojik araştırmalar yürüttü.

DOĞRULAMA EĞİLİMİ

Psikolojik araştırmalarda önce doğrulama eğilimi incelendi. Mercier’e göre siyasetçilerin davranışlarının değerlendirilmesinde bu eğilime çok sık başvurulur. Örneğin sıradan bir seçmen, seçtiği adayın lehine olan bilgileri dikkate alırken, rakibinin erdemlerini gözardı eder. İşin ilginç tarafı kimse tarafsız davranmadığının farkında değildir. Sonuçta bu partizanca tutum, mantıklı düşünüldüğünde, insanların yanlış izlenimlere sahip olmasına yol açar.

Ancak insan tartışma yeteneğine sahip olmak üzere evrildiyse, doğrulama eğiliminin yararlı olduğu sonucunu da çıkartabiliriz. Mercier bu yararı şöyle açıklıyor: “Bu şekilde tercihlerinizle çelişen kanıtları ortaya çıkartacağım diye boşu boşuna uğraşmazsınız. Sizin görüşlerinizi destekleyen kanıtlar üzerinde yoğunlaşırsınız.”

CAZİBE ETKİSİ

Mercier ve Sperber, beynimizin bir diğer zaafının da cazibe etkisi olduğunu söylüyor. Bu etki farklı seçenekler arasında tercih yapmak zorunda kaldığımızda ortaya çıkar. Bu süreçte ilgisiz seçenekler, mantıklı bir tercih yapmamızı engelleyebilir. Örneğin en ucuzundan bir cep telefonu almak üzere yola çıkan bir kişi, daha pahalı olan modeli satın almaya ikna edilebilir. Bunun için satıcı, seçeneklerin arasına daha pahalı olan lüks bir markayı karıştırır. Mercier’e göre alıcı şöyle bir tuzağa düşer: “Satıcı seçeneklerin arasına lüks bir model sokarak, alıcıyı orta fiyat aralığındaki telefonu almaya ikna eder. Alıcı kendince pazarlık ettiğini düşünür. Burada çekicilik etkisi kendini göstermiş, satıcı, alıcının mantığında sapma yaratmış ve en iyi tercihi yaptığı inancını yerleştirmiştir.”

ÇERÇEVELEME ETKİSİ

Çerçeveleme etkisi bundan 30 yıl önce Princeton Üniversitesi’nden psikolog Daniel Kahneman ve Amos Tversky tarafından tanımlandı. Bir dizi araştırmanın sonucunda Kahneman ve Tversky, insanların birbirinin aynısı iki seçeneği nasıl sergilendiğine veya nasıl çerçevelendiğine bağlı olarak farklı bir şekilde değerlendirdiğini keşfetti.

Bu etkiyi ortaya çıkartmak için yapılan araştırmalarda, insanların kararlarını savunmak zorunda bırakıldıklarında bu eğilime daha yatkın oldukları görüldü. Bazı yaşam tarzı tercihlerinin yarar-zarar değerlendirilmesinde bu etki daha belirleyici oluyordu. Örneğin sıradan bir tüketici, paketinin üzerinde “%90 yağsız” yazan bir gıda maddesini, “%10 yağlı” yazan gıda maddesine tercih eder.

Bir başka etki de kullanmayacağımız bir sürü teknik özelliğe sahip olan ürünü daha sade ürünlere tercih etmemiz. “Özellik Kandırmacası” olarak nitelendirilen bu stratejiden özellikle elektronik ev eşyası üreticileri yararlanır. Bir çamaşır makinesinde onlarca farklı program bulunsa da pek çok insan bu programların yalnızca bir kaçını kullanır.

AHLAKİ KARARLAR SEZGİLERE DAYANIYOR

Mercier ve Sperber, tartışma yeteneği konusundaki çalışmalarını Behavioral and Brain Sciences isimli dergide yayımladılar (vol 34, p57). Bu makalede beynin tartışmacı özelliğiniaçıklamak için yukarıda açıkladığımız bir dizi zaafa dikkat çektiler. Makale bilim dünyasında büyük tarışma yarattı. Virginia Üniversitesi’nden psikolog Jonathan Haidt, “Mercier ve Sperber’in makalesi, dünyadaki tüm psikoloji fakültelerinde okutulmalı” diyecek kadar makaleyi önemsedi. Haidt’e göre bu makale ile ahlaki kararlarımızın akılcı düşüncelere değil, tümüyle sezgi ve içgüdülerimize dayandığı net bir şekilde dile getirilmiş oldu. Haidt, Dartmouth College’dan Thalia Wheatley ile birlikte yürüttüğü bir deneyde, hipnoz yoluyla mide bulantısı hissi uyandırılan deneklerin ahlaki konularda verdikleri kararların daha sert ve acımasız olduğunu gördü. Bu da etik konularda, mantıklı muhakemenin değil, duyguların baskın rol oynadığını gösteriyordu (Psychological Science, vol 16, p 780). Haidt’in, bu konudaki görüşleri şöyle: “Yaşam boyu yapmaya çalıştığımız şey, sezgilerimizi ve içgüdülerimizi haklı çıkartmaya uğraşmak ve aldığımız kararların doğruluğuna diğerlerini ikna etmeye çalışmaktır.

Hiçbir zaman en doğru sonuca ulaşmak için çaba harcamayız. Kısaca ahlaki tartışmalar, ahlaki doğruları ortaya çıkartmak için yapılmaz; bunlar ahlaki açıdan insanları ikna etmek için geliştirilmiş bir araçtır.”

İNSAN MUHAKEMESİ İLE İLGİLİ KARAMSAR BİR YORUM

Tartışmak ve ikna etmek için evrildiğimiz fikri- bazen gerçekliğin feda edilmesi anlamına da gelse- insan muhakemesi ile ilgili oldukça karamsar bir tablo çiziyor. Ancak tartışmacı beynimiz sayesinde hayatta kalma başarısını gösterdiğimiz de unutulmamalı. Sperber ve Mercier’in de vurguladığı gibi insanoğlu yalnızca ikna edici tartışmalar yapmakta ustalaşmamış, aynı zamanda karşı tarafın mantığa ters düşen iddialarını da yakalama yetisi ile donanmıştır. Bu durumda, insanlar bir araya gelip belirli bir konuyu tartıştıkları zaman birbirlerinin yanlı ve taraflı düşüncelerini dengelerler.

Sonuçta, grup tartışmalarından, -katılımcı bireylerin akıl dışı iddialarına karşın- şaşırtıcı ve akılcı sonuçlar çıkabilir. Bunun nedeni, grubun içindeki akıllı insanların doğru yanıtı ortaya çıkartması değildir; asıl neden, farklı görüşleri savunan kişilerin karşılıklı eleştirilerle doğru yolu kendi içlerinde bulmalarıdır. Ayrıca grupların, tek başına fikir üretenlere göre daha yaratıcı oldukları da deneylerle kanıtlanmış durumda.

ORTAK ZEKÂ

Grup elemanlarının bireysel yeteneklerine bakıp, grubun toplu performansı hakkında tahmin yürütmenin mümkün olmadığını söyleyen Pittsburg’daki Carnegie Mellon Üniversitesi’nden Anita Williams, grubun ortak zekasının nasıl tartıştığına bağlı olarak belirlendiğini belirtiyor. Bu görüyü sınamak için yapılan deneylerden birinde grup elemanlarının çoğunlukla kadınlardan oluştuğu durumlarda grubun daha iyi performans çıkarttığı görüldü. Williams’a göre bunun nedeni kadınların sosyal işaretlere daha duyarlı olması.

İnsanların muhakeme yeteneğinin grup içinde daha mantıklı, daha akılcı sonuçlar verdiği iddiası bazı bilim insanları tarafından kabul görmüyor. Oklahoma Eyalet Üniversitesi’nden psikolog Robert Sternberg, bu konudaki görüşlerini şöyle açıklıyor: “Toplumu büyük bir tehlikenin beklediği koşullarda, çıkar hesapları ve duygular çok üst düzeylerde seyreder. Bu durum özellikle benzer görüşteki insanların çoğunlukta olduğu gruplarda daha belirgindir. Grup üyeleri birbirlerini aşırı uçlara doğru kışkırtırlar; ılımlı görüştekilerin seslerine kimse kulak vermez.”

Bunun sonucunda muhalifler susturulur. Farklı eylem seçenekleri göz ardı edilir. Bu da doğal olarak grup adına çok sağlıksız kararların alınmasına yol açar. Irving Janis “grup düşüncesi” kavramını ortaya attığı zaman, yanlış alınan ortak kararlara örnek olarak ABD’nin Vietnam Savaşı’na katılmasını gösterdi. Bugün buna benzer bir felaket, kitle imha silahlarıyla ilgili somut delillerin bulunmamasına karşın ABD’nin Irak’ı işgalinde yaşandı.

Grup içinde alınan ortak kararlar bası koşullarda yanlış olsa da, bazı araştırmacılar ortak muhakeme yapmak için tartışmacı beyinlerimizi daha iyi kullanabileceğimize inanıyor.

EĞİTİMDE ‘BİRLİKTE DÜŞÜNELİM’ PROJESİ

Cambridge Üniversitesi’nden eğitim psikoloğu Neil Mercer, “Birlikte Düşünelim” programı çerçevesinde okullarda ortak öğrenme ve muhakeme yapma sistemlerini oturtmaya çalışıyor. İlk izlenimlerine göre çocuklar birlikte düşündüğü zaman, problem çözümünde daha iyi bir mantık güdüyorlar ve zekâlarını daha verimli bir şekilde kullanıyorlar. Bu özellikle matematik ve fen derslerinde daha belirgin. Pilot uygulamalarda öğrencilerin hem grup olarak hem de birey olarak sınavlardan daha iyi notlar aldığı saptandı. Mercer, fikirlerin özgürce dile getirildiği ve karşı görüşlerin çekinmeden eleştirildiği, hedeflerin kesin sınırlarla belirlendiği ödevlerde, öğrencilerin çok daha başarılı olduğuna inanıyor.

‘Birlikte Düşünelim’ projesi son yıllarda eğitimde popülarite kazanmış olmakla birlikte, Sternberg, mevcut eğitim sisteminin hâlâ bireysel bilginin geliştirilmesine ve analitik muhakeme yönteminin oturtulmasına aşırı ölçüde odaklanmış olduğunu söylüyor.Bunun sakıncalarını Sternberg şöyle açıklıyor: “Bu sistem önyargılarımızı besliyor ve içgüdülerimizi haklı çıkartmaya itiyor. Oysa toplu tartışma, tuzaklarına düşmemeyi öğrendiğimiz takdirde daha sağlıklı kararlar almamızı sağlayabilir.”

kaynak: www e-psikiyatri com

22 Mart 2014 Cumartesi

ÇOCUKLARDA PSİKOLOJİK SORUNLAR


KORKULAR
Bilinmeyen şeyler korkutucudur. Özellikle anne babadan ayrı kalmak küçükyaşlarda çocukta korku yaratır. Anne babalar bilmeyerek çocuklarında korkular oluştururlar. Anne çocuğunun yaramazlık yapmasını engellemek için "yaramazlık yaparsan bırakır giderim", "seni dilenciye veririm" şeklinde korkutmaya çalışır. Çocuklar için en dayanılmaz korku anne babadan ayrı kalmaktır. 4 ile 6 yaş arasında korkular çok fazladır.
Çocuklar anne babalarının veya büyüklerinin uslu dursunlar diye uydurdukları şeylerin gerçek olduğuna inanırlar. Büyükler korkuyu bir disiplin aracı olarak kullanmaktadırlar. Anne baba¬lar veya büyükler yaramazlık yapan, uyumayan çocuğu "öcü gelir" diye korkuturlar. Ancak bu kolay bir yoldur. Çünkü bunu duyan çocuğun hemen sesi kesilmektedir. Hatta korkutmanın dövmekten daha fazla yaptırım gücü vardır. Özellikle doktorla korkutulan çocuklar hastalandıklarında anne baba çok zorlanır. Yemeğini yemeyen çocuğa "şimdi ilaç veririm" şeklinde yapılan korkutma ise ilaç alması gerektiğinde aşılmaz sorunlar yaratır. Örneğin, iğneci veya hemşireyle korkutulan çocuklar aşı ola¬caklarında çok korkarlar, tepki gösterirler. Bir başka sorun yaratan korku da sünnetçi korkusudur.
En küçük şeyden korkan, paniğe kapılan, kendine güvenini kaybeden anne babaların çocukları da onlara benzerler. Anne bazen çocukların peşinde "aman düşecek", "hastalanacak", "dayak yiyecek" şeklinde düşüncelerle çocuğu kısıtlar, en¬geller, aşırı koruyucu, kollayıcı tutuma girer. Çocuğu çevrenin, insanların tehlikeli olduğuna inandırır. Çocuk fazla korunduğu için beceriksiz ve pısırık hale gelir.
Bazen de korkutmaTanrı'yı işin içine karıştırarak olur: "Tanrı seni cezalandıracak" gibi sözler, çocukTann'yı kafasında nasıl canlandıracağını bilmediği için, onda daha fazla korku geliştirir.
Bir de duruma bağlı olan korkular vardır. Örneğin eve hırsız girmesi, çocuğun kaza geçirmesi gibi durumlar, çocukta korku durumları ortaya çıkarır. Böyle durumlarda çocuğun korkusu dinlenilmeli, ciddiye alınmalıdır. Annenin aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumundan vazgeçebilmesi için bir çocuk psikologundan yardım alınmalıdır.

GECE KORKULARI
4-6 yaşları arasında çocuklar korkulu rüyalar görürler. Bu gibi durumlarda çocuk anne babanın odasına gelir ve onlarla yatmak ister. Bu durumda çocuğu azarlamak, kızmak sakıncalıdır. Çocuğu alıp odasına götürmek ve dalıncaya kadar birlikte kalmak onu sakinleştirmeye çalışmak gördüklerinin gerçek olmadığını anlatmak uygun olacaktır.
Çocuk anne babanın cinsel ilişkisine tanık olmuş ise, bunu annesinin saldırıya uğraması şeklinde yorumlayabilir. Bu olay¬dan dolayı ya annesini korumak için ya da bu olayın yeniden olmaması için annesiyle yatmak ister. Uykuya dalmak istemez ya da anne babanın büyük kavgalarına şahit olmuş çocukta "eğer uyursam yine kavga ederler, ben Önleyemem" şeklinde birdüşünce gelişir. Böyle durumlarda çocuğa kızmamak uykuya
dalıncaya kadaryanında yatmak, sakin ve sevecen davranmak uygundur.

OKUL KORKUSU
Bu sorun, çocuk ilkokula başladığında ortaya çıkabileceği gibi okulun herhangi bir döneminde de görüle¬bilir. Hatta yuvaya başlayan çocuklarda da görülür. Çocuk anneye âdeta yapışır, onu bir türlü bırakmak istemez, ağlar, hırçınlasın Annenin yanında kalmasını İstediğinden anne günlerce, sınıfta çocuğun yanında oturur.
Ya da çocuk birden bire okula gitmek istemez; zorlanırsa, midesi bulanır, kusar, zorlamalara direnir. Yoldan veya okuldan döner gelir. Neşesizleşir, uykusu bozulur, iştahı kesilir. Ödevlere ilgisi kalmaz. Her sabah somatik bir belirti ortaya çıkartır. Örneğin, başı, karnı ağrır veya bulantısı olur, ateşi yükselir, hatta kusar. Evde rahattır. Ağır vakalarda ise çocuk evde bile huzursuzdur. Bunun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Okul korkusu görülen çocuklar genellikle uslu, sessiz, uyumlu, anneye aşırı bağımlıdırlar. Böyle durumlarda dayak ve korkutmalar sonuç vermez. Bu korku ortaokul¬da, lisede de görülebilir.
Anne babalar okul korkusu gösteren çocuğu okuldan uzak tutmamalıdırlar. Evde kalış uzadıkça okula dönüş güçleşir. Anne baba kararlı ve tutarlı davranmaya çalışmalıdır. Öğretmene durum anlatılmalı, işbirliği sağlanmalıdır. Çocuk sınıfa girmese de okula gitmeli, bahçede dolaşmalıdır. Çocuğun korkusu ciddiye alınmalıdır. Okula götürülmesi çözümün yarısı demek¬tir. Birkaç günde düzelmiyorsa, gecikmeden bir psikologa gi¬dilmelidir.

KEKEMELİK
Kekemelik, ses, hece ve sözcüklerin tekrarı, uzatılması ya da konuşmanın akışını kesen, duraklamalar şeklinde ortaya çıkan, bir konuşma bozukluğudur. Psikolojik so¬runlar yoğun olduğunda ve stresli ortamlarda artar. Konuşma hızı yavaş veya hızlı olabilir. Şarkı söylerken ve şiir okurken görülmez. Ağır durumlarda vücut, el kol hare¬ketleri konuşmaya eşlik eder.
Genellikle 12 yaşından önce, çoğunlukla da 2-7 yaşları arasında başlar. Belli bir yaşa kadar düzgün konuşan çocuk birden tutulur. Önceleri belli sözcüklerde, daha sonra her sözcükte takılır. Kekemelere uygulanan fiziki tekniklerde konuşma ile ilgili organlarda bozukluk saptanamamıştır.
Kekemelik genellikle erkek çocuklarda, kızlardan dört-beş kat fazla görülmektedir. Kekeleyen çocuğun aile üye¬leri ve yakınları arasında da kekemeliğe rastlama olasılığı yüksektir. Oluş nedeni tam olarak bilinmemektedir. Çok etkenli bir bozukluktur. Ailesel, genetik bir yatkınlıktan bahsedilmektedir. Bazı anne babalar çocuğa küçük yaşta düzen, temizlik ve terbiye konularında katı disiplin uygulamışlardır. Bu anne babanın çocuktan beklentileri çok yüksektir. Çocuğu aşırı denetim altında tutarlar. Konuş¬masına sürekli müdahale ederler. Lütfensiz konuşmasını istemezler. Bu durumun çocuğun konuşmasını engel¬leyebildiği ve konuşmada duraksamalara sebep olabildiği ifade edilmektedir.
Bir başka görüş de konuşmanın beyinde yetersiz lateralize olduğu; daha çok her iki hemisferde de temsil edilişinden ortaya çıktığı şeklindedir.
Kekemeliği başlatan en büyük nedenin korku olduğunu belirtebiliriz.
Kekemelik çocuğun toplumsal uyumunu aksatır. Konuş¬maktan çekinir, kekeleyeceği korkusuna devamlı sahiptir. Çekin¬genlik, utangaçlık, güvensizlik gibi ek belirtiler gelişir. Bu durum çocuğun arkadaş ilişkilerini ve okul başarısını etkiler.
2-3,5 yaşlar arasında başlayan kekemelik genellikle geçi¬cidir. Bu yaşlarda çocukta düşünme hızı konuşma hızını geç¬tiğinden ya da yetersiz konuşma ile düşünce ifade edileme¬diğinden fizyolojik kekemelik ortaya çıkar. Erken yaşta başlayan geçici kekemelik durumunda aile çocuğa düzgün konuşması için baskı yapmamalı, çocuğun konuşmasına dikkatçekilmemelidir.
Hafif vakalarda düzelme % 50 ile % 80 arasındadır. Ergenlik döneminde geçebileceğini vurgulayan araştırmalar vardır.
Anne babanın dayaktan, korkutucu tepkilerden sakınması uygun olur. Aile çocuğun konuşmasına sürekli karışmalar ve düzeltmeler yapmamalıdır. Anne baba sabırsız ve üzgün bir ta¬vır içine girmemelidir. Çocuğun tedirginliğini azaltıcı önlemler almalı, aşırı titiz, düzenli, denetimci ve kuralcı tutum gevşe-tilmelidir.
Kekemelik başlar başlamaz bir psikoloji merkezine gidilme¬si uygun olur. Çocuğun ruhsal sorunlarının çözülmesi, keke¬meliğin yer etmeden geçmesini sağlayabilir. Kekemelik teda¬visinde amaç, kekemelikle birlikte çocuğun ruhsal durumunun da düzeltilmesidir. Yani tedavinin büyük ölçüde amacı benlik saygısının korunmasıdır.
Konuşma tedavisi, uzmanları tarafından yapılmalıdır. Altı-yedi yaşından büyük çocuklar bu tedaviden kolay yararlanırlar.

TİKLER
Kaslarda beliren, irade dışı aralıklı kasılmalardır, En çok yüz kaslarında görülür. Tik yer ve biçim değiştirebilir. Örneğin, göz kırpma, baş sallama gibi. 6-7 yaşlarında sık görülür.
Tik erkek çocuklarında daha çok görülen bir gerginlik belir¬tisidir. Genel gerginliğin, belli bir kasın kasılmasıyla dışarı vurulması olarak yorumlanır. Kekemelik gibi tikler de çocuğun duygusal durumuyla ilişkilidirler. Ortaya çıkışı, aşırı korku, heyecan ve ürkmeyaratan olayları izler. Sık olarak altı yaşından sonra başlarlar. Tikin ortaya çıktığı çocuklar, genellikle tedirgin, kaygılı ve gergindirler. Genellikle bu çocukların anne babalarında titiz, kuralcı kişilik özellikleri gözlenebilmektedir.
Çocuğun yorgun, heyecanlı, sıkıntılı olduğu durumlarda or¬taya çıkan tiklere, çocuğun dikkati çekilmelidir. Tiklerin çoğu geçicidir. Tik görülür görülmez, vakit geçirmeden bir çocuk psikologuna danışmak yararlı olur. Böyle durumlarda çocuğu tedirgin eden nedenlerin bulunması ve durumun düzeltilmesi gereklidir..

YATAĞINI ISLATMA (ENÜREZİS)
Tekrarlayıcı nitelik taşıyan, istemdışı işemedir. Çocuklar 3-5 yaşlan arasında idrarı kontrol edebilecek biyolojik olgunluğa erişir. Bu yaşlardan sonra ayda en az iki kez yatağını veya altını ıslatması birsorun olarak değerlendirilmekte ve tedaviye gerek duyulmaktadır. Tuvalet kontrolü uygun eğitimle kazanılır. Altını ıslatma bebekliğinden beri sürüyorsa birincil, en az bir yıl kontrol edebildikten sonra başlamışsa ikincil adı verilir. Tek başına olabildiği gibi başka sorunlarla birlikte de görülebilir.
Toplumumuzda çok sık rastlanılan bir psikolojik şikâyettir. Erkek çocuklarda daha sık görülmektedir. Altını ıslatan çocuklar¬da ailesel bir yatkınlıktan söz edebiliriz. Araştırmalarda bu çocukların birinci derece akrabalarında da % 70 oranında altına işeme şikâyeti görülür. Erken başlatılan, kusurlu tuvalet eğitimi, kardeş doğumu, ailedeki ölüm, ayrılık, hastalık gibi duygusal durumlar okut sorunları veya aşın koruyucu aile tutumu tuvale! eğitimim geciktirir.
Altını ıslatmada bedensel hastalıkların rolü çok azdır.
Altını ıslatanlarda uyku derindir, işeme devam ettikçe anne ile ilişkiler bozulur. Bu çocuklarda epileptik bir durum olup olmadığı incelenmelidir.
Altını ıslatmanın organik, biyolojik bir nedenden dolayı olmadığı anlaşıldıktan sonra psikolojik tedavi başlar. Anne ba¬banın sabırlı ve anlayışlı yaklaşımı sorunun kısa sürede çö¬zülmesini sağlar. Azarlanıp ayıplanan çocuklarda aşağılık duy¬gusu geiişir. Sertlik ve utandırıcı cezalar işe yaramaz. Akşamlan sulu besinlerin kesilmesi sonuç vermeyen bir önlemdir.
Bu çocukların tedavi edilmeleri sonucu kısır kalacakları veya erkekliklerini Kaybedecekleri düşüncesi kesinlikle yanlıştır. Altını ıslatmanın sünnetle, ergenlikle, askere gitmekle veya evlenmekle ortadan kalkacağı gibi fikirlerin temeli yoktur. Çocuk bir psikoloji merkezine götürülmelidir. Bu merkezlerde psikolo-jikyardım ve davranışçı yöntemlerle soruna çözüm bulunacaktır.

DIŞKI KAÇIRMA (ENKOPREZİS)
Çocuğun tuvalet eğitimini tamamlaması gereken yaşa gelmiş olmasına rağmen istemli ya da istem dışı olarak kakasını kontrol edememesiyle ortaya çıkan bir bozukluktur. Seyrek görülen ve daha çok erkek çocuklarda rastlanan bir durumdur. Burada altını ıslatmadakinden daha ağır bir ruhsal uyum¬suzluktan söz edebiliriz. Bu tanı 4 yaşından sonra konur.
Yeni bir kardeşin doğumu, anneden ayrılık, korkutucu olay¬lar, hastaneye yatış, anaokuluna gidiş gibi tedirgin edici durum¬larda görülebilir. Bu durumlarda çocuğun bu tepkisi annenin aşın temizliğe ve titiziiğe önem veren, cezalandırıcı tutumuna bir tepki olarak ortaya çıkabilmektedir Çocuğa tuvalet eğitimi baskıyla uygulanmışsa bu durum görülebilir. Bu davranışıyla çocuk hem annesinin ilgisini çekmekte hem de ona baş¬kaldırmaktadır. Bu çocuklarda güven eksikliği ve benlik saygı¬larında zedelenmeler gözlenebilmektedir. Aile ve arkadaş iliş¬kilerini bozan bir durum olduğundan tedaviye vakit kaybetme¬den başlanmalıdır.
Böyle bir çocukta ilk yapılması gereken, varsa gereksiz baskıların kaldırılması ve aşırı titiz tutumdan vazgeçilmesidir. Çocukla önce olumlu bir ilişkiye girilmeli, sonra günde üç-dört kez belirli aralıklarla tuvalete oturması sağlanmalıdır. Hatta bu aşamada uygun ödüller yarar sağlayabilir.
Sorun, uzun süredir devam ediyorsa, bir psikolojik merkez¬den yardım istenmelidir. Psikoterapi ve davranışçı yöntemlerle sorun çözülür.

DAVRANIŞ BOZUKLUKLARI
Yapılan araştırmalardavranış bozukluğunun 1-5 yaşlarında görülebileceğini, tanının 8 yaş sonrasında konabileceğini gös¬terir. Davranış bozukluğu gösteren çocukların, yetişkinliklerinde de buna rastlandığını söyleyebiliriz. Erkek çocuklarda davranış bozuklukları kızlara oranla, dört kat daha fazla görülmektedir. Davranış bozukluklarında organik nedenlerden bahseden çalışmaların yanı sıra bazı araştırmalar ana babadaki ruhsal bozuklukların çocuktaki davranış bozukluğu ile doğrudan ilgili olabileceğine dikkati çekmektedirler. Sıklıkla boşanma, aile içi kavgalar da davranış bozukluğuna neden olabilmektedir. Ana babalarında davranış bozukluğu olan çocuklarda davranış bo¬zuklukları olabileceği de ileri sürülen görüşler arasında-dır.Davranış bozukluğu da tek nedenle açıklanamaz. Böyle du¬rumlarda psikoloji merkezlerinden yardım istemek gerekmek¬tedir.

YALAN SÖYLEME
Yalan herkesçe ayıplanan bir davranıştır. Ama anne baba çocuğun hayal gücüyle yalanı birbirinden ayırmalıdır. 3-5 yaş arasındaki çocukların hayal güçleri çok zengindir. Hayalî olay¬lar, hikâyeler masallar anlatırlar. Anlattıkları şeylere kendileri de inanırlar. Hatta bazı çocukların hayalî arkadaşları bile vardır. Anne baba bu durumu tam doğru değerlendiremezse, çocuğun yalan söylediğini sanarak paniğe kapılır. "Benim çocuğum çok yalan söylüyor" diye psikologa getirilen pek çok sağlıklı çocuk vardır.
Çocuğu yalana yetişkinlerin çelişkili tutumu iter. Çocuklar yalana çok duyarlıdırlar. Anne veya baba kendi yalanına çocuğu ortak etmemelidir. Çocuk bu tür yalanları anne babaya karşı kullanır.
Çocuk sık sık yalan söylüyorsa bu önemli bir durumdur. Anne baba ile çocuk arasındaki güven sarsılmış demektir. Çocuk anne babanın beklentileri kendi gücünü aştığında ya da ceza korkusuylayalana başvurabilir. Yalan söylediği için çocuğu zorlamak, dövmek sakıncalıdır. Çocuk gerçeği söylemekten korktuğu için yalana başvurabilir. Ya da yaptığı şeyin yanlış, yapılmaması gereken birşey olduğunu bildiğinde yalan söyler. Böyle durumlarda çocuğun yalan söyleme sıklığı ve dozu dikkate alınarak bir psikologdan yardım istenmelidir. Çalma (Hırsızlık)
Anne babalar çalma karşısında sert tepki gösterirler. Üç yaşındaki çocuk sormadan alınmaması gerektiğini bilir. Yine de beğendiği bir şeyi cebine koymaktan kendini alamaz. Böyle durumlarda en doğru yol çocuğu korkutmadan, dövmeden, alınan şeyin mutlaka geri verilmesidir. Çocuk gereksiz yere suçlanmamış, davranışı da onaylanmamış olur.
Okul çağındaki çalmaların üzerinde önemle durulmalıdır
Çalma önemli bir ruhsal sorundan ileri gelebilir. Kendine güveni olmayan çocuk İlgi çekmek için hırsızlık yapabilir. Çalma, bazı durumlarda da bir yardım çağrısıdır. Çocuk çalarak ailesine "benim farkıma varın" demek istemektedir. Sevgi eksikliği ile çalmanın arasında bir ilişki vardır. Anne, baba yoksunluğu çe¬ken çocuklarda çalma davranışı görülür. Çocuk sevildiği, be¬nimsendiği duygusu iyice yerleşinceye kadar çalmaya devam eder.
Anne babalar çalma karşısında soğukkanlı davranmalıdır. Dövme, ayıplama, yüzüne vurma, arkadaşları arasında rezil etme çok tehlikeli yöntemlerdir. İlk çalmada anne baba ve okulun bağışlayıcı ama duyarlı olması çok önemlidir. Çalma çocuk için çok hassas bir konudur. Böyle bir davranışa hiçbir zaman boş verilmemeli, bir psikologa danışılmalıdır.

SALDIRGANLIK
Saldırgan çocuk, ruhsal sorunlarından dolayı çevresiyle uygun ilişkiler kuramaz. Kavgacıdır. Büyüklere karşı gelmeye eğilimlidir. Öfkesini kontrol edemez. Durmadan sorun yaratır. Çocuğun saldırganlığı süreklilik gösterir.
Saldırganlık doğuştun getirilen bir dürtüdür. Kontrol edebilir ya da olumlu yollara kanalize edilebilir. Çocuk başlangıçta sal¬dırganlığını açık olarak dışa vurur. Bebek, istekleri engel¬lendiğinde öfke nöbetleri gösterir. Yaş ilerledikçe isteklerini ertelemeyi ve beklemeyi öğrenir.
Hertürlü saldırganlığın engellendiği ortamlarçocukta gergin¬lik yaratır. Uygun yollardan saldıganlığını boşaltmasına izin verilmeyen çocukta bu saldırganlık dışa yönelir. Dayağın olduğu bir evde yetişen çocuk da kardeşini veya arkadaşlarını dövecek¬tir. Saldırgan çocuk temelde güvensiz, doyumsuz ve sevil¬mediğine inanan çocuktur. Kendine özsaygısı azdır. Dürtülerini kontrol etmeyi öğrenememiştir. Böyle çocukların anne babaları ya çok sert ve hoşgörüsüz, ya tutarsız davranışlar içinde, ya da gevşek bir disiplin anlayışına sahip olabilmektedirler. Bu çocuklar, öfkelerini kontrol etmekte zorluk çekerler. Saldırgan çocuk, ailedeki dengesizliğe ve ayartıcı çevre koşullarına bağlı olarak suça yatkınlık kazanabilir.
Anne babanın olumsuz tutumu saldırganlıkta önemli rol oynamakla beraber, tek neden değildir. Çocuğun organik olarak etkilendiği durumlarda da saldırganlık tepkisi ortaya çıkabilir.

DİKKAT EKSİKLİĞİ ve AŞIRI HAREKETLİLİK (HİPERAKTİVİTE )

Burada, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik, ataklık en önem¬li belirtilerdir. Bu çocuklarda motor davranışlarda, bilişsel işlev¬lerde, kişilerarası ilişkilerde bozukluklar vardır. Bunların yanı sıra tabloya ruhsal bozukluklar da eklenebilmektedir.
Dikkat eksikliği hiperaktivite olmadan da olabilir.
Bu çocuklar aşırı hareketlidirler. Çocuk hiç yerinde dura¬maz. Bebekliğinden beri hareketli olan bu çocuklar genellikle yürümeye başladıklarında hemen farkedilirler. Hareketleri amaca yönelik değildir. Durmak, yorulmak bilmezler. Anneler bu çocukları "Düz duvara tırmanır" biçiminde nitelendirirler. Bu çocuklar savruk ve düzensizdirler.
Özellikleokul dönemindezorlanırlar. Okula uyum sağlamakta sorunlar çıkar. Sırada oturmakta, dersleri takip etmekte sıkıntı çeken bu çocuklar, yazmada ve okumayı öğrenmede de zorluk çekerler. Öğretmenleri ve arkadaşlarıyla sürtüşmeye girer, öğ¬retmeni öfkelendirir, arkadaşlarının saçını çekerler. Bu aşırı hareketlilik kimi zaman saldırganlığa dönüşür. İnce motor hareket gerektiren (yazı yazma, düğme ilikleme gibi) işlerde zorlanırlar.
Bilişsel işlemlerde ise dikkat süreleri az, bir işe yoğunlaşmaları çok zordur. Bu yüzden zekâları normal olmasına rağmen, öğ¬renme güçlüğü, okul başarısızlığı çekerler. Kısa süreli bellek¬leri zayıftır, ancak uzun süreli bellekte sorun yoktur. Çarpım tablosunu öğrenmekte zorlanırlar.
Kişisel ilişkilerde başladıkları arkadaşlığı sürdüremezler.
Ruhsal açıdan bu çocuklar ataktırlar, çabuk uyarılırlar, teh¬likeyi kavrayamaz, kazalara uğrarlar, engellenme eşikleri dü¬şüktür, çabuk heyecanlanır, küçük nedenlerle aşırı neşe ve ağlama davranışı gösterirler.
Erkek çocuklarda kızlardan daha fazla görülmektedir. Başlama yaşı 3-4 yaş olarak görülse de farklılıklar bebeklikten itibaren başlamıştır.
Bu çocuklar bebekliklerinde huysuz, huzursuz, sürekli ağla¬yan, zor bebekler olarak tanımlanırlar. Aile okul öncesi dönem¬de farketmez. Çoğu zaman okula başladığında farkedilirler. Çünkü çocuk hem okula uyum sağlamakta zorlanmakta, hem de öğrenme güçlüğü çekmektedir.
Burada bilgiyi işlemede bir fonksiyon bozukluğu söz ko¬nusudur.
Tedavi, belirtileri, şikâyetleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Bu süreçte çocukların aşırı hareketliliklerini azaltmak ve dikkatlerini artırıcı çalışmalar yapılmaktadır. Ailenin ve öğret¬menin bu konu hakkında bilgilendirilmesi ve katılımları gerek¬mektedir. Aile, çocuk ve öğretmenin işbirliğine girmesi, tedavi¬nin gidişini hızlandıracaktır.Çocuğun bozukluğuna uygun, di¬siplin uygulayan, tutarlı ve kararlı olan, ilgili, sevecen davranan anne babalar bu konuda başarılı olurlar. Bu çocuklara karşı aşırı disiplin veya gevşek tutum uygun değildir. Böyle bir çocuğa sahip olan ailenin işi zordur. Ailelere tavsiyemiz çocuk¬ta yukarıda saydığımız özellikler farkedildiğinde bir psikoloji merkezinden yardım istemeleridir.

AŞIRI KİLO SORUNU
Bebeğin aşırı kilolu olması annenin ve çevrenin hoşuna gider. Anne, çevrenin beğenisini almak için bebeği olması gerekenden daha fazla beslemeye çalışır. Fazla kilo nasıl ye¬tişkinlerde istenmeyen bir durumsa, hem bebek hem de çocuk için uygun değildir. Uzmanlar yetişkinlikteki fazla kilonun be¬beklikte ve çocuklukta oluşan yanlış beslenme alışkanlığının sonucu olduğunu söylemektedirler. Fazla kilo, çocukta duygu¬sal ve sosyal problemlere neden olabilir. Bu nedenle anne baba çocuklarının fazla kilo almamasına dikkat etmelidirler. Çocuğa yemek konusunda baskı yapmak, "yemezsen darılırım" biçi¬minde zorlamalara girmek sakıncalıdır. Yetişkinlerde olduğu gibi ender durumlarda da çocuklar endişeli veya stresli oldukları için daha fazla yemek yiyebilirler. Bu hallerde yemek karın doyurmak için değil, kendini tatmin etmek, rahatlamak için yenir. Sonra alışkanlık haline gelir. Bu çocuk için de istenmeyen bir durumdur.
Anne babalaryemeği ödül veya ceza olarak kullanırlar. Bu çokyanlış bir uygulamadır. Anne babalarçocuğun fazla yemesin¬den dolayı duydukları endişeyi çocuğa hissettirmemelidirler. Bu, çocuğu psikolojik olarak etkileyebilir.
Şişman çocuklar arkadaşlarının alaylarına hedef olurlar. Çocuk bu yüzden psikolojik olarak olumsuz etkilenebilir.

19 Mart 2014 Çarşamba

PARANOYA



Paranoya Başlıca belirtisinin sanrılar olduğu psikiyatrik bozukluklardır. Hasta genellikle iyi giyimlidir ve kişilikte bir dagilma ya da günlük bir bozulma görülmez. Fakat egzantrik,garip,kuşkucu ya da düşmanca tutum içinde olabilir. Hastanın duygudurum sanrısının içeriği ile uygunluk gösterir. Büyüklük sanrıları olan hasta coşkulu,kötülük görme sanrıları olan hasta kuşkucudur. Klasik tanım sanrısal bozukluğu olan hastaların belirgin ve sürekli varsanılarının bulunmamasını öngörüyorsa da DSM-III-R ve DSM-IV de kısa süreli varsanıların (özellikle somatik tip sanrısal bozuklukta beden kokusuyla ilgili ya da genel olarak işitsel) bulunabileceği kabul edilmiştir. Konuşmanın akışını ve niteliğini etkileyecek düşünce bozuklukları genellikle yoktur. Bilişsel işlevler genellikle iyi bir düzeydedir. İntihar,cinayet ve şiddet içeren diğer davranışların cokluğu bilinmiyorsa da klinisyenin bu konuda uyanık olunması gerekir. Şiddet öyküsü olan kişilerde yıkıcı davranış cok yaygındır. Sanrısal bozukluğu olan hastaların kendi durumlarına ilişkin yargıları oldukça bozuktur ve hastahaneye genellikle polis,aile üyeleri ya da iş arkadaşları tarafından getirilirler. Sanrı iceriği dışında yargıda belirgin bozukluk saptanmaz. Sanrısal bozukluğu olan hastalar sanrı sistemlerinin dışında genellikle güvenilir bilgiler verirler. 

Yaygınlık
  Sanrısal bozuklukların toplumdaki dağılımını değerlendirmek - bozukluğun yaygınlığının görece az oluşu  bozukluğun tanımı ile ilgili değisik görüşler - hastaların aileleri ya da çevreleri tarafından zorlanmadıkça hekime başvurmamaları gibi nedenlerden dolayı güçlük göstermektedir. Fakat şizofreniden ve duygudurum bozukluklarından cok daha nadir bir bozukluk olduğu bilinmektedir. Ortalama başlangıç yaşı 40 tır fakat 18-90 yaşları arasında dağılım gösterir. Kadınlar yönünde hafif üstünlük vardır. Çoğu hasta evlidir ve bir işi vardır,klinik tablo güncel bir yer değişikliğiyle ve düşük sosyoekonomik durumla bağlantılı olabilir. 

Kaynak: Psİkolojİk Hastaliklar Hakkinda Genel Bİlgİ | izafet.net

Panik Atak: Nedir, nedeni, belirtileri, tetikleyicileri ,tedavisi


PANİK ATAK NEDİR? HASTA PANİK ATAK SIRASINDA NASILDIR?

Panik atak endişe, korku, (ölüm korkusu gibi) sıkıntı duygularını içinde bulunduran, nöbetler şeklinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Psikolojik sorunlarla ya da bazı hastalıklarla birlikte görülebilir. Hasta ani bir nöbette tamamen korku içindedir. Öleceğini, kalbinde bir sorun olduğunu, kalp krizi geçireceğini düşünür. Atak 10 dakika içinde en şiddetli halini alır. Hasta panik içinde doktora başvurur. Bayılacağını, çok kötü şeyler olacağını düşünür. Yarım saat kadar sonra atak geçmeye başlar. Kişi kendini çok yorgun ve bitkin hisseder. Hiç bir şey yapmak istemez. Tahammülü kalmamıştır, yalnız kalmak istemez. Birinin yanında kendini güvende hisseder.

PANİK ATAĞIN BELİRTİLERİ NELERDİR?

Panik atağın 13 tane belirtisi vardır. Bunlardan en az 4 tanesi varsa panik ataklı olma ihtimali fazladır.

Çarpıntı, kalbin sert ve fırlayacakmış gibi atması,
Terleme (ateş basması, üşüme),
Titreme,
Nefes almada güçlük, boğulma korkusu, tıkanma,
Baş dönmesi, bayılacağını düşünme,
Bulantı, geğirme, karın ağrısı çekme,
Nefesi kesilmek, aldığı havanın yetmediğini düşünerek derin nefes alma,
Göğüs sıkışması, ağrı,
Kendini hissedememe,kendine yabancılaşma, algılama güçlüğü (depersonalizasyon),
Çevrenin gerçek olmadığını düşünme (derealizasyon),
Ölmekten korkmak,
Çıldıracağını düşünmek, başkasına zarar verme korkusu,
Vücutta uyuşma, karıncalanma.

PANİK ATAK NERDEN ORTAYA ÇIKAR? TETİKLEYİCİLERİ NELERDİR?

Çoğunlukla nedensiz bir şekilde ortaya çıkar. Beyindeki kimyasal maddelerden ya da beynin yan kısmının fonksiyonunu yitirmesi sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Tek başına ya da çeşitli hastalıklarla birlikte ortaya çıkabilir. Hastada belirtiler görülmeye başlar. Stresli bir hayat sürme panik atağı tetiklemektedir.
Bunlar dışında şu durumlar panik atağın ortaya çıkmasına neden olabilir:
Sara hastalığı (epilepsi), akciğer- kalp hastalıkları,
Vitamin eksikliği, kafeinli besinlerle beslenme,
Tiroid bezindeki sorunlar, fazla adrenalin salgılanması,
Kan şekeri düşmesi, kansızlık, beyinde oluşan tümör,
İlaçların yan etkisi sonucu,
Kapalı yerlerde bulunma, kalabalık yerler,
Depresyon, sinirsel bozukluklar,
Uyarıcı madde kullanımı ve bu maddenin aniden kesilmesi sonucu ortaya çıkabilir.

PANİK ATAK KİMLERDE GÖRÜLÜR? KİMLER RİSK ALTINDA?

Toplumda görülme sıklığı yüzde 1-3 arasında değişmektedir. Genelde yirmili yaşlarda olmak üzere her yaşta ortaya çıkabilir. Kadınlarda görülme ihtimali biraz daha fazladır. Genetik özellikler de etkilidir. Yakın akrabalarında panik bozukluk olanlarda görülme sıklığı daha çoktur.

Bazı insanlar kendilerini toplumda ifade etmekten çekinirler. Sürekli baskı altında yaşayanlar, içine kapanık, sorunlarını kimseyle paylaşmayanlar asosyal bir hayat süren kişilerde görülebilir. İnsanın kendi dürtülerini baskılaması yanlıştır. Öfkesini, üzüntüsünü, cinselliğini dışa vurmak zorundadır. Bunların baskılanması ya da başkaları tarafınfan engellenmesi panik bozukluğa neden olur.

Bağımlılık yapan maddeleri kullanan kişiler, kendini suçlu hissedenler, sorunları kafasına çok takan kişiler, mükemmeliyetçi bir yapıya sahip olanlarda panik bozukluk görülebilir.

PANİK ATAKLA PANİK BOZUKLUK AYNI MIDIR?

Panik atakla panik bozukluk aynı değildir. Panik bozukluk kalp krizi geçireceğini, öleceğini, atakların tekrar olacağını, felç geçireceğini düşünerek sürekli endişe, korku içinde bulunma şeklindedir. Başka bir rahatsızlığa bağlı olarak ortaya çıkmaz. Bu bozukluk iki şekilde bulunabilir: agorafobili ya da agorafobisiz. Agorafobi yalnız kalma korkusudur. Kapalı yerlerden kalabalık yerlerden uzak durma, evde tek başına kalmak istememe gibi durumlar görülür. Dışarıya yalnız çıkmaktan korkar ve sosyal olmaktan çıkar.

PANİK ATAK TEDAVİSİ NASILDIR?

Öncelikle muayene ve testler yapılıp herhangi bir kalp- damar ya da solunum rahatsızlığı olup olmadığı araştırılır. Fakat bu hastalıkların olması panik atak olmadığını göstermez. Panik atak bunlarla birlikte de olabilir. Tedavideki amaç panik atağı yok etmek, hastanın endişe korku duygularını kontrol altına almak, sosyal hale getirmek ve bu hastalık sonucu oluşan psikolojik sorunları önlemektir. Bunun için ilaç tedavisi yanında hastaya terapi de uygulanmalıdır. Hastayı rahatlatmak gerekirse egzersiz yaptırmak gerekebilir.

Tedavi için depresyonu engelleyici (antidepresan) ilaçlar kullanılır. Bunun yanında yatıştırıcı, gevşetici, sakinleştiriciler de kullanılabilir. İlaç yeni kullanılmaya başlandığında sorunlar gözükse de, bunlar zamanla azalır. İlacı bırakmamak gerekir. Hastalık geçse bile tekrarlamaması için bir müddet daha ilaca devam edilmelidir. İlacın dozunu ve kullanım zamanını doktorun önerdiği şekilde gerçekleştirmelisiniz. Atak sırasında alınan ilaç işe yaramaz.

ATAK SIRASINDA HASTA NELER YAPABİLİR?

Bir yere oturmalı ya da uzanmalısınız. Kendi kendinize bunun sadece bir atak olduğunu, korkulacak bir durum olmadığını söyleyin ve atağın geçmesini bekleyin. Atak sırasında üzücü, heyecanlandırıcı tartışmalardan kaçmak gerekir. Kafeinli içecekler, sigara ve alkol kullanımından uzak durmalısınız. Kendinizi kontrol etmeye çalışın. Atak sırasında derin nefes almayın, çünkü şikayetler artar. Nöbet geçene kadar bir torbaya soluk alıp verilebilir.

Kaynak:http://www.xn--salk-1wa3i.net/panikatak.html (www.sağlık.net)

15 Mart 2014 Cumartesi

Uykusuzluk

Uykusuzluk

Uykusuzluk vücudun uyku ihtiyacının yeterince karşılanamadığı durumlarda ortaya çıkar. Kişi uykuya dalmakta zorluk çeker, uyku uyuyamaz veya yeterince uyuma ve dinlenme sağlanamadan uyanma olur. Vücut enerjisi düşer, kişi kendini yorgun ve mutsuz hisseder, günlük faaliyetlerini yerine getirmekte zorlanır. Uykuya dalma süresi yarım saatten fazladır, bir haftada en az üç gece uyku süresi 6 saatin altındadır.
Bayanlarda, 60 yaş üstü kişilerde, yoğun stres altında olanlarda, gece ve gündüz değişimleri ile nöbet tutanlarda, sık ve uzun seyahat yapan kişilerde, psikolojik olarak depresyon, kaygılanma vb rahatsızlıkları olanlarda da uykusuzluk sık görülür.

Tedavi:
Uykusuzluk problemi yaşayan kişi hayatında bazı düzenlemeler yaptığında belli bir uyku düzenine alışır. Dikkat edilmesi gereken bazı öneriler şunlardır:
-Belli bir uyku düzenine uymak gerekir. Uyku uyuma saati ve uyanma saati hafta sonları da dahil olmak üzere düzenlenmelidir.
-Eğer yatağa yattığınızda uyku uyuyamıyorsanız, kendinizi zorlamayın ve hemen kalkın. Kitap okumak rahatlatıcı ve uyku getiricidir,ya da hafif bir müzik dinleyebilirsiniz. Ama bu aktiviteleri fark
-Yatak odasında televizyon izlemeyin, elektrikle çalışan alet bulundurmayın, yemek yemeyin.
- Uyku öncesi hazırlık döneminde rahatlamak amacıyla meditasyon yapabilirsiniz, dua edebilirsiniz, nefes alma egzersizleri yapabilirsiniz ya da masaj yaptırabilirsiniz.
-Öğleden sonra ve özellikle saat 3’ten sonra kısa uyku uyumamak gerekir. Gündüz uykuları 30 dakikadan uzun olmamalıdır.
-Yatak odası karanlık ve hafif serin olmalıdır.
-Özellikle öğleden sonra (15:00) kafein içeren içeceklerden uzak durmak gerekir. Sigara, alkol alınmamalıdır.
-Günlük egzersiz programına uyulmalıdır. Yatma saatinden en az 4-6 saat önce yürüyüş, aerobik, yüzme, bisiklete binme vb. tarzı aktivitelerde bulunulması faydalıdır.
-Gece idrara fazla çıkmamak için içecek tarzı gıdaları fazla tüketmemek gerekir. Ayrıca fazla ve ağır yemekler yatma saatinden en az 4 saat önce yenilmelidir.
-Tüm saatleri ortadan kaldırmak gerekir. Cep telefonunuzu saklayın.Kol saatinizi çıkarın.

-Doktor tarafından çeşitli uyku ilaçları önerilebilir. Fakat 3 haftadan fazla kullanmamak gerekir. Dikkat dağınıklığı, uyurgezerlik, uyku hali, düşünmede zorluk yaşanabilir. Bazı kişilerde ise allerjiye neden olabilir.
-Melatonin- Vücutta epifiz bezinden gece salgılanan bir hormondur. Bir kaç hafta kullanımı özellikle yaşlılarda faydalı olabilir(günlük 0.3-5mg).Fakat uzun dönem etkileri henüz bilinmemektedir. Yatmadan yarım saat önce 2.5mg alınır.
- Valerian- Hafif rahatlatıcı etkisi vardır. Gene bu destekleyici tedavinin de uzun süreli etkileri tam bilinmemektedir. Karaciğer hasarı konusunda tam net bir bilgi olmamakla berber,kullanırken dikkatli olmak gerekir. % 0.4-0.6 ‘lık valerian bitkisinden 400-900mg kullanılabilir.
-Yatmadan yarım-bir saat önce papatya çayı iki tatlı kaşığı bal katılarak içilir ve sonrasında ılık bir duş alınır. Uykuya dalmayı kolaylaştırır.

http://www nettedavi com/ dan alıntıdır.