10 Haziran 2014 Salı

İNTİHAR

İNTİHAR

Tüm ölümlerin % 0.4-0.9 unu oluşturan intihar (öz kıyım), kişiyi ve çevresini etkilemenin yanı sıra, sonraki nesiller ve toplum üzerindeki etkileri nedeniyle büyük bir toplumsal sorundur. Tüm dünya çapında her gün yaklaşık bin kişi öz kıyım gerçekleştirmektedir. Erkeklerin kadınlardan daha çok intiharı gerçekleştirdiği saptanmıştır.

8 Haziran 2014 Pazar

ALKOL VE MADDE BAĞIMLILIĞI (Devam Edecek)

MADDE BAĞIMLILIĞI:

Son 12 aylık sürede kullanılan madde(alkol, eroin, esrar...) kişinin yaşama uyumunu bozacak, belirgin olarak bir rahatsızlığa yol açacak biçimde kullanılıyordur.

Artık maddeye karşı direnç artmıştır (tolerans).
Eskisinden daha çok kullanıldığı halde yemiyordur.
Madde kullanılmadığında yoksunluk belirtileri oluşur ve bunları gidermek için madde alımı sürdürülür.
Madde kullanılmaya başlanmadan önce tasarlanandan fazla miktarda ve sürede alınıyordur.
Madde kullanımını bırakmak ya da denetlemek için yineleyen çabalar vardır ama başarısız olunur.
Maddeyi elde etmek için yoğun çaba harcanır. Maddenin etkisinde gittikçe daha çok zaman harcanır (gün boyu madde etkisinde geçirilen süre artmıştır).
Madde etkisi altında olduğu için günlük işlerini yerine getirememeye başlamıştır.
Sosyal, bedensel ya da ruhsal bir sorunlar geliştiği halde kişi madde kullanımını sürdürür.
Her şeyin kötüye gittiğini görmezden gelir.

MADDENİN İSTİSMARI:


1 yıldan uzun süredir kişi maddeyi uyumunu bozacak, belirgin bir rahatsızlığa yol açacak biçimde kullanıyordur. Kişinin;
Evde, işte ya da okulda yükümlülüklerini sürdürmesini önleyecek şekilde yineleyici biçimde madde kullanımı vardır.
Fiziksel tehlike yaratabilecek durumlarda bile maddenin etkisi altında olabilir.
Madde kullanımı ile ilişkili olarak yasal sorunlar çıkmaya başlamıştır.
Madde kişinin sosyal yaşamında yineleyici ve kalıcı sorunlara yol açmış olmasına karşın kullanımını sürdürüyordur.


ALKOL BAĞIMLILIĞININ NEDENLERİ

 






1.Ruhsal-Davranışsal Kuramlar (Psikolojik)

a) Psikodinamik Kuramlar:

Alkol bağımlılığının psikodinamik nedenini açıklamaya yönelik kuramlar, aşırı baskıcı üstbenlik ve ruhsal-cinsel gelişimin oral dönemindeki saplanması üzerine odaklaşmıştır. Aşırı katı ve baskıcı üstbenlikleri olan kişiler alkolü bilinçdışı gerginliklerini azaltmak için içerler. Bilinen psikanalitik özdeyişde söylendiği gibi, katı üstbenlik alkol içinde erir. Freud oral döneme saplanmış kişilerin bunaltılarını alkol gibi maddeleri ağız yoluyla alarak azalttıklarını, oral doyum sağladıklarını düşünür. Bağımlılar genel olarak bağımlı, utangaç, yalnızlığa eğilimli, bunaltısı yoğun, engellenmeye dayanma gücü düşük, ürkek, gergin, eyleme vuruk, aşırı duyarlı ve cinsel dürtülerini bastırmış kişilerdir. Ayrıca antisosyal kişilik özelliklerinin alkol bağımlılarında daha sık olduğu bilinmektedir.

b) Davranışsal kuramlar:


Davranış bilimciler sürekli alkol almayı öğrenilmiş bozuk bir davranış olarak görürler. Alkol alımının gerginliği azaltan, rahatlatan özellikleri gibi olumlu pekiştirici yanları ilk alkol alımından sonra bu davranışın sürmesine katkıda bulunur. Kişiler sıkıntı ve sorunlarla baş etmede zorlukları olduğunda alkole yönelirler ya da aldıkları alkol miktarını arttırırlar. Ayrıca aile büyükleri ve akrabaların içme alışkanlıkları da kişilerin içme davranışını etkiler.

2. Toplumbilimsel Kuramlar

Gelenek ve töreleri ile alkolü onaylamayan toplumlarda alkolizm oranının az olduğu bilinmektedir. Kimi iş kolları ve çalışma ortamlarında -otel, içkili lokanta, bar, pavyon,yurtlar, gemiler, vb- çalışan kişilerde alkollü içki tüketimi daha yüksektir. Alkolün kolay ve ucuz elde edilebilirliği de önemli başka bir etkendir.

3. Biyolojik Nedenler

Alkoliklerde görülen fizyolojik ayrılıkların alkolizmin nedeni mi olduğu, yoksa kötü beslenme, fazla miktarda alkol alımı ve aşırı zorlukllara dolu bir yaşam biçiminden mi kaynaklandığı kesin olarak bilinememektedir. Alkolün sinir sisteminde yol açtığı kimyasal değişiklikler önemlidir. Alkolün santral sinir sisteminde endojen opioid sistemle etkileştiği, opiyat benzeri maddeler oluşturduğu ve bağımlılığın bunlar aracılığıyla geliştiği düşünülmektedir. Alkol sinir hücresinde ciddi hasara yol açar. Uzun süre ve yüksek miktarda kullanıldığında geri dönüşümü olmayan zararlı etkileri vardır.

Kalıtımsal etkenler:

Alkol bağımlılarının birinci derece akrabalarında bağımlılık oranı 3-4 kat daha yüksektir. İkiz çalışmalarında tek yumurta ikizlerinde bağımlılık oranının çift yumurta ikizlerine ya da ayrı cinsiyetteki kardeşlere oranla daha yüksek olduğu düşünülmektedir. Yapılan araştırmalara göre kişinin alkolizme olan yatkınlığının derecesi birçok gen tarafından belirlenmektedir(poligenetik), bu kalıtımsal etkenlerin çevresel etkenlerle birlikte alkolizme yatkınlığa yol açtığı kanısına varılmıştır.

SIKLIĞI VE ETKİLERİ



ALKOL BAĞIMLILIĞI

Etil alkol meyve ve tahıllardaki karbonhidratların fermentasyonu sonucu kolayca elde edilebilmektedir. Bu nedenle tarih boyunca hemen her toplumda alkollü içkiler kullanılmıştır. Özellikle sanayi devriminden sonra alkol üretimi ve tüketimi, bunula beraber alkole bağlı sorunlar da artmaktadır. Alkolün kişilerde yaptığı ağır ruhsal ve bedensel bozukluklar yanında; kişiler arası ilişkiler bozulmakta, aile içi sorunlar artmakta, çocuklar olumsuz yönde etkilenmektedir. İş ve trafik kazalarında, yaralama, öldürme ve özkıyım (intihar) olaylarında, iş ve işgücü yitimlerinde alkol en önemli sorumlulardandır.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) alkol bağımlısını " uzun süre ve alışılmışın dışında alkol alan, alkole bağlı ruhsal-bedensel-toplumsal sağlığı bozulan, buna karşın durumunu değerlendiremeyen; değerlendirse bile alkol alma isteğini durduramayan, sağaltıma gereksinimi olan bir hastadır" diye tanımlar. Bir başka tanımında ise; alkolün işine engel olduğunu değil de işinin alkol almasına engel olduğunu düşünmeye başlayan kişiyi alkol bağımlısı olarak görür.

SIKLIK-YAYGINLIK

Alkol kötü kullanımının yaşam boyu riski kadınlarda %10, erkeklerde %20; alkol bağımlılığının yaşam boyu riski ise kadınlarda %3-5, erkeklerde %10'dur(batı toplumlarında). Alkol bağımlılığı ve alkol kötü kullanımının birlikte yaşam boyu yaygınlığı %13,8 olarak bildirilmektedir. Yılda 200.000 kişi alkole bağlı bir sorundan ölmektedir. Otomobil kazalarında %75, kazadan ölümlerde %50 oranında, adam öldürmelerde %50, özkıyımlarda %25 oranında alkol sorumlu bulunmuştur. Alkol ortalama yaşam süresini en az 10 yıl kısaltmaktadır. Ayrıca başka bağımlılık yapan maddelere öncülük etmektedir.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde ise alkol tüketimi ve alkole bağlı sorunlar hızla artmaktadır. Devlet İstatistik Enstitüsü (DİE) verilerine göre (1987-1991-1995) Tekel'in ürettiği alkollü içkilerde çok önemli bir değişiklik olmamıştır. Ancak özel girişimcilerin ürettiği bira tüketimi üçe katlanmıştır. Yine özel girişimcilerin ürettiği şarap ve yurt dışından getirilen sert içkilerin (viski, votka, vb) tüketimi de hızla artmaktadır. Yine DİE verilerine göre; trafik kazalarından ölümler ve özkıyım olayları da artmaktadır. Bu olaylarda alkol birincil sorumludur.

Alkole başlama genelde delikanlılık dönemindedir. 10'lu yaşların ortaları (12-17) en sık alkole başlanılan yaşlardır. Alkol bağımlılığı ve alkol kullanımına bağlı yaşam sorunları 20-35, sağaltım için başvurular ise 40'lı yaşların başlarındadır. 45 yaşından sonra alkole başlama söz konusu ise altta yatan bir duygudurum bozukluğu ya da genel tıbbi duruma bağlı bir ruhsal bozukluk aranmalıdır. Alkole başlama yaşının erken olması ile alkol bağımlılığının ağır düzeyde olması, antisosyal kişilik bozukluğunun ve ailede bağımlılık öyküsünün daha sık bulunması arasında ilişkiden söz edilmektedir.

Alkole bağlı sorunlar beyaz ırkta daha sıktır. Alkol tüketimi coğrafi bölgelere, dinlere göre de değişmektedir. İslam, Hindu ve Baptist'lerde tüketim daha azdır. Tüm sosyoekonomik sınıflarda görülmektedir. Kentlerde kırsala göre daha yaygındır. Bazı mesleklerde alkol bağımlılığı daha sıktır. Alkollü içki satan yerlerde çalışanlar, oyuncular, yazarlar, denizciler, doktorlar arasında alkol kullanımı daha sıktır.

ALKOLÜN FİZYOLOJİK ETKİLERİ

Uzun süre alkol kullanımı sonucunda istenen, hoşa giden etkiyi elde edebilmek için daha fazla miktarlarda alkol alınır. Uzun süre alkol kullanımına bağlı direnç artımı ve alınan alkol miktarının azaltılması ya da alkolün kesilmesinden sonra ortaya yoksunluk belirtilerinin çıkması, bunların giderilmesi için alkol alımının sürdürülmesi fizyolojik bağımlılığın temel göstergeleridir. Bunlarla birlikte son yıllarda bağımlılık gelişiminde "madde arama davranışı" üzerinde durulmaya başlanmıştır. Kullanılan maddeyi bulmak için gösterilen çabalar da bağımlılık için önemli bir ölçüttür.



SAĞALTIM(TEDAVİ), GİDİŞ VE SONLANIM (PROGNOZ)



Bağımlılığın sağaltımı

a) Değerlendirme ve alkolü bırakma isteğinin arttırılması : Sağaltımın başlangıcında hastanın durumunu değerlendirme, alkolü bırakma konusunda isteğinin (motivasyonunun) arttırılması, daha sonra alkolden arındırma, uzun süreli sağaltım planının yapılması uygun olur.

b) Alkolden arındırma (detoksifikasyon): Alkolün bırakılmasından sonra ortaya çıkan belirtilerin sağaltımı yapılır.

c) Uzun süreli sağaltım yaklaşımları: Değerlendirme ve alkolü bırakma isteğinin artırılması aşamasından sonra kişi alkolden arındırılır. Ardından uzun süreli, hastanın gereksinimine göre bir sağaltım planı belirlenir ve uygulamaya geçilir.

i) Psikoterapötik yaklaşım: Hastanın benlik gücü, yaşam zorlarıyla baş etme yeteneği, uyum yetileri değerlendirilerek uygun bir psiloterapötik yöntem seçilebilir. Bu dönemin asıl amacı hastanın alkole geri dönüşünü engellemeye çalışmak, alkolsüz yeni yaşamına uyumunu sağlamak, bu süreç içindeki güçlüklerle baş edebilmesine yardımcı olmaktır. Bu dönem sağaltımı psikoanalitik, destekleyici ya da bilişsel-davranışçı psikoterapi, bireysel ya da grup psikoterapisi, kendine yardım grupları (Alcoholics Anonymous) aracılığıyla yapılabilir. Sağaltım yaklaşımları belirlenirken basmakalıp yöntemler yerine her hastanın kendine özgü özelliklerine, bozulmuş ya da sağlıklı yönlerine, beceri ve yeteneklerine göre esnek olunmalı, bir birey olarak hastanın gereksinimleri belirlenip o doğrultuda bir yol izlenmelidir. Alkolsüz yaşam kişi için yeni bir başlangıçtır, bu nedenle yeni dönemin kendine özgü sorun ve sıkıntıları olabilir. Adım adım, beklentileri çok yükseltmeden, olumsuzlukları ya da başarısızlıkları abartmadan, gerçekçi, uygulanabilir yöntemlerle yeni yaşamına uyum sağlamasına çalışmak, hastanın değişme isteğini arttırmak, destek olmak amaçlanmalıdır.

ii) İlaç sağaltımı: Alkol kullanımına bağlı olarak gelişmiş depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları gibi durumlarda antidepresan, anksiyolitik, hipnotik ilaçlar duruma göre kullanılabilir. Benzodiazepin grubu ilaçların alkolle çapraz direnç artımı ve bağımlılık yapıcı özellikleri nedeniyle uzun süre kullanılmaları önerilmez. Alkol kullanımına bağlı ruhsal bozukluklar olmasa bile alkol arama davranışını azalttığı düşünülen SSRI grubu ilaçlar verilebilir.

iii) Kendine yardım grupları-Adsız Alkolikler (AA): Alkole bağlı sorunları olan kişilerin oluşturdukları gönüllü bir destek kuruluşudur. İlk kez 1935 yılında, alkol bağımlılığı olan kişilerce kurulmuştur. Ortak sorunları olan kişiler bir araya gelerek yardımlaşmak, dayanışmak, paylaşmak, birbirlerine destek olmak, benzer sorunları çözmek amacıyla bir kendine yardım grubu olarak kurulmuştur. Bu grup üyeleri günün her saatinde birbirlerine yardım ederler. Eğitici toplantılar düzenlerler. Benzer sorunlar yaşayan insanların bir araya gelerek oluşturdukları bu gruplara katılmayı sürdürenlerde alkolden uzak durma başarısı yüksektir. Alkol bağımlılarının eşlerinin oluşturdukları A-Anon, çocuklarının oluşturdukları Alateen grupları da bağımlıların yakınlarının sorunlarını çözmek, birbirlerine destek olmak amacıyla kurulmuştur.

GİDİŞ VE SONLANIM (PROGNOZ)

Alkol bağımlılığı geliştikten sonra kişide geçici sürelerle alkolü denetim altına alma çabaları görülür. Bu denetim altına alma çabaları sıklıkla kişiler arası ilişkilerdeki sorunlar, yasal sorunlar ya da bedensel hastalıklarla ilişkilidir. Bu dönemlerde yoksunluk belirtileri yaşarlar. Çoğunlukla bu bırakma çabaları başarısızlıkla sonlanır. yeniden alkol alımına başlanması ile bağımlılık ve ona bağlı sorunlar gündeme gelir. Bu durum bir kısır döngü içinde sürer gider. Sonlanımın iyi olduğunu belirleyen göstergeler: antisosyal kişilik özelliklerinin bulunmaması, diğer madde kullanımının olmaması, iş, aile, yasal ve geçimsel sorunların çok yoğun olmaması, sosyal destek sistemlerinin yeterli olması, alkolü bırakma konusunda istekli olması,


Kaynak: http://www.bursapsikiyatri.com

MENOPOZ - 1 -

Menopozun ortaya çıkışı
Menopoz, yumurtalıkların görevlerini yerine getirememeye başlaması sonucu ortaya çıkar. Yumurtalıkların doğal ömrü yaklaşık olarak 35 yıldır ve çalışamaz hale gelmeleri yaşlanmanın doğal bir sonucudur.

Kadınların üretken yılları boyunca yumurtalıklarındaki foliküller olgunlaşır ve hipotalamik-hipofizer aks stimülasyonu sayesinde yumurtalarını düzenli olarak bırakırlar. Menopoz yaklaştıkça foliküllerin önce bir kısmı, zamanla tamamı yumurta bırakamaz hale gelirler. Bu durum âdet düzenini bozar. Adet kanamaları gecikmeye veya sıra atlamaya başlar. Belirtiler bazen hamilelik ile karıştırılabilir. Adet araları iyice uzar. Bazı kişilerde kanamanın miktarı azalırken, bazı kişilerde aşırı kanama görülebilir. Şanslı bir azınlıkta ise adet kanamaları menopoza girince birden kesilir.

Yumurtalıklar çalışamaz hale gelince giderek daha az östrojen hormonu üretmeye başlarlar. Östrojen azalması, üreme faaliyetlerini kontrol eden bezelerdeki (glandlar) hormonel aktivitelerde belli belirsiz değişikliklere ve yeniden düzenlemelere neden olur. Östrojen seviyelerinin düşmesi, hypothalamusun nörovasküler mekanizmasını bozar ve menopozun tipik özelliklerinden olan "ani ateş basmasını" (İng: hot flash veya hot flush) tetikleyen vasomotor değişiklikleri başlatabilir. Hipofiz bezelerinin metabolizması değişir ve kan ile idrarda yüksek miktarlarda folikül stümilasyonuna yardımcı olan hormonlara (FSH) rastlanılır. Adrenal ve tiroid bezlerinin hormonel dengesi de bozulur. Tüm bu değişiklikler birçok kadında fiziksel veya zihinsel rahatsızlıklara neden olmazlar.[1]

Menopozun belirtileri
Menopozun en önemli belirtisi adet düzeninde meydana gelen değişmelerdir. Diğer belirtiler şöyle sıralanabilir:

Ani ateş basması
Ani ateş basması genellikle göğüste bir ısınma hissiyle ortaya çıkar. Oradan boyuna, yüze ve bazen de tüm vücuda yayılır. Bazen ateş hissiyle birlikte iğnelenme de görülür. Yüzde ateş basması sonucu ortaya çıkan kızarıklık başkaları tarafından rahatlıkla farkedilebilir. Geceleri ateş basması uyku düzenini bozabilir. Bazen de aşırı terleme veya üşüme uykuyu bölebilir.

Ani ateş basması menopozdan hemen önce başlar ve yaklaşık 2-3 yıl devam eder. Yumurtalıkları ameliyatla alınmış genç bayanlarda da, operasyondan yaklaşık bir hafta sonra ani ateş basması görülür.

Baş ağrısı ve baş dönmesi
Menopozun birçok belirtisi vardır ancak bu belirtilerin kaynağı menopoz ile alakası olmayan rahatsızlıklar da olabilir: Gerginlik, baş ağrısı ve baş dönmesi bunlardan birkaçıdır. Ayrıca menopoz nedeniyle sıklıkla karşılaşılan "yaşlanma endişesi" de bir takım rahatsızlıklara yol açabilir.

Kilo değişiklikleri
Birçok kadın menopoz esnasında kilo aldığından yakınmaktadır. Bunun nedeni bazen tiroid faaliyetlerindeki azalma olabilir. Ancak menopoz esnasında kilo almanın nedeni genellikle azalan fiziksel faaliyetler ve aşırı yemedir. Menopozun dış görünüşü ya da zindeliği etkilediği yönünde net bir bilgi yoktur.[1]

Hormon tedavisi
Yakın zamanlara kadar östrojen hormonu alımının menopoz belirtilerini azalttığına ve ateroskleroz (damar tıkanıklığı) ile osteoporozu yavaşlattığı düşünülmekte, hastalara ve menopozdaki bayanlara yaygın olarak verilmekteydi. Ancak günümüzde östrojenin endometriyal (rahim mukozası) kanseri ile alakası olduğu düşünülmektedir ve östrojen tedavisi tekrar gözden geçirilmektedir.

Erken Menopoz
Menopoz dönemi genellikle 45 – 50 yaş arasında kabul edilen bir olgudur. Bu yaşlarda oluşan menopoz dönemi doğurganlık özelliğinin bitişi olarak kabul edilmektedir. Menopoza giren bir kadın artık çocuk doğurma özelliğini kaybetmiş demektir. Ancak 35 – 40 yaş altı kadınlarda kesilen adet kanamaları erken menopoz olarak adlandırılmaktadır. Bu durum ile karşı karşıya kalan kadınların bazıları kendiliğinden gebe kalabilirken bazıları ise yardımcı üreme tedavileri ile gebe kalmaktadır.

Kadının adet döngüsü 1 yılı geçmiş ve bu süre içinde kanama olmamış ise menopoz tanısı konabilir. Erken menopoz hariç normal menopozun geri dönüşü gibi bir ihtimali söz konusu değildir. Artık doğurganlık özelliği kaybedilmiştir ve kadının gebe kalma gibi şansı yoktur. 40 yaş altında bir kadında erken menopozun tanısını koymak önemlidir.

Küçük ovarian yetmezliği erken menopozdan daha farklı gelişen bir durumdur. Bu sorun ile karşı karşıya kalan bir kadında adet kanaması kendiliğinden tekrar oluşabilir ve hiçbir yardımcı üreme tedavisine gerek kalmadan gebe kalabilir. Bu hasta gruplarında yumurtalıklarda bulunan folliküller tamamen tükenmiştir ya da her hangi bir bozukluğa uğramıştır. Bu hastalığın genetik olduğu da düşünülmektedir. Ailesinde bu tür bir sorun olan kadınların % 20’ sinde bu hastalık görülmektedir.

Konu devam edecektir.                                                          Kaynak: http://tr.wikipedia.org/

DOĞUM SONRASI DEPRESYON

DOĞUM SONRASI DEPRESYON

Doğum sonrası depresyonun belirtileri annelik hüznü tablosuna oranla daha şiddetlidir. Özkıyım düşünceleri olabilir. Birçok kadın mutlu olmalarının gerektiğine inandıkları bir dönemde depresif duygular taşıdıklarından suçluluk duyar ve belirtilerini saklar. Doğum sonrası dönemde annede ortaya çıkan depresyon annenin, çocuğun ve ailenin çeşitli güçlükler yaşamalarına neden olur. Anne ve çocuk arasında kurulan ilişkiyi, annenin bebek bakımı ve ebeveynlik rolünü öğrenmesini olumsuz etkiler.
Gebelikte ve doğum sonrası dönemde ortaya çıkan birçok fizyolojik değişiklikler (cinsel ilgide azalma, iştah değişikliği, halsizlik gibi) depresyonda da görülen belirtiler olduğu için sıklıkla karıştırılır. Doğum sonrası depresyon görülme oranı % 10-15 arasında değişmektedir. Geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü olanlarda doğum sonrası depresyon görülme riski daha fazladır. Bir kez doğum sonrası depresyon geçiren kişi tekrar doğum yaptığında doğum sonrası depresyon oluşma oranı %30-100 oranındadır.
SEBEPLERİ
1) Biyolojik Etmenler :Gebelik döneminde yükselen östrojen ve progesteron düzeylerinin doğumdan sonra ani düşmesi depresyondan sorumlu tutulmuş ancak hormon düzeyleriyle duygudurumu arasında doğrudan bir ilişkinin varlığı net olarak gösterilememiştir. Geç başlangıçlı doğum sonrası depresyonu tiroit bozukluğuna bağlanmıştır. Tiroksin düzeyleri doğum sonrası TSH' un azalmasıyla giderek düşer ve gebelik öncesinden daha düşük düzeye inebilir. Folat eksikliği ile doğum sonrası depresyon arasında ilişki olduğu düşünülmüştür.
2) Psikososyal Etmenler: Doğum yapan kadınların tümünde endokrin ve biyokimyasal değişiklikler olmasına rağmen psikiyatrik bozuklukların ancak kadınların bir bölümünde gelişmesi sosyal stres, kişiler arası ilişkiler, sosyal destek sistemleri gibi etmenlerin de etkili olduğunu gösterir. Hayatlarını kendilerinden çok dış etmenlerin kontrol ettiğini düşünen annelerin doğum sonrası depresyon açısından yüksek risk taşıdıkları yönünde bulgular vardır.
Psikanalitik kuram doğum sonrası depresyonda bağımsız kendiliğin kaybı üzerinde durmaktadır. Anne artık sadece alıcı rolünü kaybetmiş, besleyici rolünü de üstlenmiştir. Gebeliğin sona ermesi fetusla olan yakınlığın kaybı olarak görülmekte, sevilen birinin ya da aile üyesinin kaybını hatırlatabilmektedir.
Özellikle ilk doğumu yapan annelerde;
  • Yoğun ikircikli duygular
  • Bağımsızlığın kaybı duygusu
  • Önceki yaşam tarzının, vücut imajının kaybı duygusu
  • Anne karnından ayrılan bebeğin kaybı duygusu yaşanır.
Gebe kadınların kendi anneleriyle ilişkilerinde ikircikli hisler yaşaması, yeterli özdeşim yapamamış olması, çocukluk döneminde ölüm veya ayrılık nedeniyle ebeveyn kaybı, erken gelişim dönemlerinde her iki ebeveyn ile olan ilişkinin ne ölçüde yakın ve destekleyici olduğu gibi etmenler önemlidir.
Doğum sonrası depresyon gebelik ve doğumla birlikte yaşanan kayıplara karşı (vücut imajında değişiklik, cinsel çekicilikte azalma, mesleki kayıp vb.) bir yas reaksiyonu olarak değerlendirilebilir. Doğum sonrası depresyon ile ilgili risk etmenlerine ilişkin üzerinde en çok çalışma yapılmış konulardan birisi sosyal destek kavramıdır. Özellikle eşlerinden yeterli destek almayan, evlilik ilişkilerinde sorunlu olan kadınlarda doğum sonrası depresif belirtilerinin ortaya çıkma riski yüksektir. İyi bir sosyal desteğin bebeğin sağlığını da olumlu yönde etkilediği bildirilmektedir. Antropolojik olarak bazı kültürlerde 40 günün bebek doğumu sonrası anne için dinlenmenin olduğu dönem olduğu bildirilmiştir. Dinlenme, sağlığına kavuşma, yeme ve uyuma dönemidir. Kadının ailesi yemeğini hazırlar, ev işlerini yapar ve bebeğe bakar. Böylece sosyal destek,eğitim, bebek bakma, sosyal algılama(annelik durumu) sağlanır. Kişilik özellikleriyle ilgili nevrotik özellikler, geçirilmiş psikiyatrik hastalık öyküsü, adet öncesi huzursuzluk tanısı almış olma, doğum eyleminin uzunluğu, çocuğun doğumuyla ilgili mutsuz olaylar, doğum sonrası yakınlardan alınan desteğin az olması risk etmenleridir. 


SEYRİ:
Başlangıç genellikle sinsidir. Doğumdan sonraki 2-3. haftalardan sonra, olguların % 80' inde ilk 6 haftada başlar, ancak başlangıç doğumdan sonraki 1 ila 2 yıla kadar uzayabilir. Bazen doğumdan sonraki 4-5. aylara kadar anlaşılmayabilir ve doğum sonrası hipotiroidizm olarak yanlış yorumlanabilir.
BELİRTİLERİ:
  • Aşırı yorgunluk, enerji kaybı
  • Bebeğimi yeterince sevemiyorum endişesi
  • Bebeğin beslenmesiyle, uykusuyla ilgili endişeler
  • Ya bebeğe şiddet uygularsam takıntısı
  • Özkıyım düşünceleri
  • Konsantrasyon güçlüğü
  • Bellek zayıflığı
  • Psikomotor hareketlilikte artma
  • Anksiyete, panik atak
  • İştahsızlık, kilo kaybı, uykusuzluk
  • Bebekle ilgilenmek istememe ve bebeği öldürmek istemeyle ilgili düşünceler
  • Suçluluk düşünceleri, ilgi istek kaybı
Doğum sonrası depresyon
  • İntihar düşüncesinin az olması
  • Akşamları daha kötü olması
  • Süresinin daha kısa olması (6-8 hafta)
  • Zihin karışıklığının daha fazla olması
gibi özellikleriyle diğer depresyonlardan ayrılır.

kaynak: www.bursapsikiyatri.com 


ADET ÖNCESİ SENDROMU

ADET ÖNCESİ SENDROMU

Adet öncesi sendromu

PMS, kadın ve genç kızların adet (regl) dönemine yaklaşırken yaşadıkları işlevselliklerini olumsuz yönde etkileyen fiziksel ve ruhsal belirtilerin oluşturduğu bir tablodur. Belirtiler adetden 7-10 gün önce başlar ve adet döneminin başlamasıyla sona erer.

PMS BELİRTİLERİ

Her kadında farklı belirtiler gözlenebilir. Uzakdoğulu kadınlarda en sık rastlanılan şikayet ağrı iken gelişmiş batı toplumlarında depresyon en sık karşılaşılan bulgudur. Kişinin sosyal yaşamını olumsuz etkileyen ve her ay görülen yakınmalar kadının kendine olan güvenini yitirmesine dahi neden olabilir.Belirtiler adet döneminden adet dönemine gerçekleşir. Belirtilerin şiddeti, dönem dönem dalgalı bir seyir göstererek artabilir. Belirtiler, genellikle adet döneminin başlamasından 7-10 gün önce başlayıp bu dönem yaklaştıkça şiddetlenir.

Duygusal belirtiler

SIK KARŞILAŞILANLAR:
Sıkıntı, kaygı
Çabuk sinirlenme, asabilik
Bitkinlik
Depresyon
Kızgınlık

DAHA AZ SIKLIKLA KARŞILAŞILANLAR:
Konsantrasyon bozukluğu
Aşırı duyarlılık
Cinsel istekte değişme
Kendini beğenmeme
Sosyallikten uzaklaşma
Doğal aktivitelere olan ilginin azalması

Fiziksel belirtiler

SIK KARŞILAŞILANLAR:
Karın Şişkinliği
Göğüslerin şişkinliği ve hassaslığı
Diz, dirsek ve parmaklarda su toplanması
İştahın artması
Baş ağrısı

DAHA AZ SIKLIKLA KARŞILAŞILANLAR:
Yeme isteği
Kabızlık
Mide bulantısı
Susama
Harekette azalma
Uyku alışkanlığının değişmesi

NELER YAPILABİLİR?

Diyet
Daha az tuz, rafine şeker, kırmızı et ve yağ tüketmek; karbonhidrat karışımları, sebze ve meyve yemek faydalı olacaktır. Tedavisinde magnezyum ve kalsiyum kullanılabildiği için bu mineralleri bol içeren besinler alınabilir.
Sodyum (en çok tuzdan sağlanır) miktarını kontrol altına almak, adet kanaması öncesinde eklemlerinizde oluşacak sıvı toplanmasını azaltacaktır. Yemeklere tuz yerine başka katkılar ekleyerek (çeşitli otlar, limon suyu ya da sirke), yemeğinizi pişirirken tuz eklemeyerek ve konserve yerine taze ürünler tercih ederek alınan tuz miktarı azaltılabilir.

Egzersiz
Egzersiz, sadece genel sağlığı düzeltip, iyiye gitmesini sağlamaz, aynı zamanda endorfin üretimine de yardımcı olur. Böylelikle kendinizi daha zinde ve mutlu hisseder, ağrılarınızı daha az algılarsınız. Haftada en az 3 -5 kere yarım saatlik egzersizler yapmanız yararlı olacaktır. Yüzme, jogging, hızlı adımlarla yürüme ya da kendi tercih ettiğiniz bir sporu yapabilirsiniz.

Alkol ve kafein alımını düşürmek
Alkol ve kafein, PMS belirtilerini şiddetlendirebilir. Kafein bundan başka, göğüslerin hassasiyeti arttırabilir, endişe ve asabiyet yaratabilir. Kahvede (en yüksek oranda), çayda, bazı içeceklerde (özellikle enerji içeceklerinde), çikolotada ve bazı ilaçlarda bulunur. Alkol de, PMS’in yarattığı baş ağrısı ve yorgunluğu arttırır.

Dinlenme
Çoğu kimse, her gece ortalama 7 saat uykuya ihtiyaç duyar. Bazı genç kızlar, özellikle adet dönemi öncesi, daha fazla uykuya ihtiyaç duyabilirler. Kendinizi daha iyi hissedene kadar dinlenmelisiniz.

Stresi azaltmak
Stres, PMS’i şiddetlendirebilir. Stresi yenerek kendinizi rahatlatmak için kullanabileceğiniz bir çok metod vardır. İbadet, spor ya da tatil sizin stresinizi atmanıza yardımcı olacaktır. Kendinizi rahatlatıcı renklerle çevirin, yumuşak bir müzik koyun, bir banyo yapın. Özellikle hoşlandığınız şeyleri yapmak için zaman ayırmanız, kendinizi daha iyi ve daha mutlu hissetmenize yol açacaktır. Sizde nelerin stres yarattığını keşfetmeye bakın ve onlardan uzak durun. Özellikle adet döneminizin son safhasında.

Duygularla başa çıkmak
PMS’in en zor bölümü, duygularınızın üst seviyeye çıkması ve bu hisleri kontrol edebilme konusunda yetersiz kalabilmenizdir. Gereksiz yere duyulan kızgınlıklar rahatsız edici olur. Gereğinden fazla duyarlılık ve sinirlilik hali, aile hayatı ya da arkadaşlıkları zedeleyebilir. PMS’de duygusal belirtiler, fizikselden daha önde gidiyorsa ve verdiğimiz yardım ipuçları yetersiz kalıyorsa, bir uzmana gözükmenizde yarar vardır.





kaynak: www.bursapsikiyatri.com 

RUHSAL TRAVMA NEDiR? TEDAViSi...

TRAVMA NEDİR?

Deprem, sel gibi doğal felaketler, savaşlar, cinsel ya da fiziksel saldırıya uğrama, işkence, cinsel taciz, çocuklukta yaşanan istismar, trafik kazaları, iş kazaları, yaşamı tehdit eden bir hastalığın tanısının konması, tehlikeli bir olaya tanık olmak gibi zorlayıcı ve kişinin başa çıkma yeteneğini aşan olaylar ruhsal açıdan travmatik olaylardır. Ancak her yaşanılan sıkıntı verici olay ''ruhsal travma'' olarak adlandırılamaz.Olayın niteliği kadar olay karşısında verilen tepkiler de önemlidir.

Yaşanılan bir olayın ''ruhsal travma'' olarak adlandırılabilmesi için;
Kişinin gerçek bir ölüm ya da ölüm tehdidi, ağır bir yaralanma,kendisinin ya da başkasının fizik bütünlüğüne karşı bir tehdit olayını yaşamış,böyle bir olaya tanık olmuş ya da böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması,

Bu olay karşısında aşırı korku,çaresizlik ya da dehşete düşme tepkileri vermiş olması gerekir.


(Amerikan Psikiyatri Birliği, Mental Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El kitabı Dördüncü baskı (1994) - DSM IV)
Her travmatik olay tüm bireylerde aynı etki ve sonuca neden olmaz. Travmanın şiddetiyle birlikte kişinin genetik yatkınlığı ve aile öyküsü,ruhsal olgunluğu ve stresle başa çıkma kapasitesi,sosyal destekleri,toplumun travma ve sonrası olaylara karşı bakış açısı ve beklentileri,travmanın genel anlamının yanında kişi için ifade ettiği anlam ve daha önce yaşanan benzer ya da olmayan travmatik yaşamlar gibi faktörler travmayla karşılaşan bir kişide ileride psikiyatrik belirti ve hastalık gelişip gelişmeyeceğini belirler.

TRAVMA İLE İLİŞKİLİ PSİKİYATRİK SENDROMLAR
Travma çok çeşitli psikiyatrik belirti ve hastalıklara yol açabilir. Akut Stres Tepkisi,Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB),Travmatik Yas, Depresyon, Somatoform Bozukluklar,Alkol-Madde Kullanım Bozuklukları,Anksiyete ve Mizaç Bozuklukları, Psikotik bozukluklar,varolan eski psikiyatrik bozukluğun alevlenmesi,kişinin toplumla uyumu ve iş,sosyal yaşantısında aksamalar, çalışma veriminin düşmesi travmatik olaylardan sonra en sık karşılaşılan psikiyatrik bozukluklardır. Ancaktravmalardan sonra en sık rastladığımız psikolojik sorunların başında Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) gelir. TSSB genel toplum çalışmalarında %1-14 arasında görülür. Ciddi şiddet olayları,savaşlar ve doğal afetlerin yaşandığı bölgelerde %50'lerin üstüne çıkabilen oranlar bildirilmiştir. Ülkemizde yaşanan 17 Ağustos depremi'nden sonra yapılan çalışmalar, bölgede yaşayan kişilerin %40’ında TSSB bulguları görüldüğünü göstermektedir. TSSB diğer psikiyatrik hastalıkların sıklıkla eşlik ettiği (komorbid bozukluklar) bir bozukluktur.TSSB olan hastaların %80’ ninde başta depresyon olmak üzere diğer psikiyatrik hastalıklar görülür. TSSB'ye en sık eşlik eden hastalıklar arasında panik bozukluk, sosyal fobi,somatoform bozukluklar,alkol ve ilaç kullanım bozuklukları,kişilik değişiklikleri veya bozukluklarını sayabiliriz. Eşlik eden bozuklukların olması TSSB'nin seyrini olumsuz etkiler. Kadınlarda erkeklere göre daha sık TSSB gelişir. Travma sonrasında olayın etkilerinin devam etmesi, örneğin olayla ilgili yargılamanın sürüyor olması gibi etkenler,travma sonrasında yeterli fiziksel ve psikolojik desteğin sağlanamaması TSSB riskini arttırır.Tedavi edilmeme,yetersiz tedavi ya da uygun olmayan tedavi TSSB 'nin kronikleşmesine neden olabilir. Kronikleşen bozukluk kişinin iş,aile ve sosyal hayatını bozarak kişi ve toplum için önemli bir sorun haline gelebilir.



TRAVMA SONRASI STRES BOZUKLUĞU NEDİR?
Travmalardan sonra karşılaşılan en önemli psikolojik sorunların başında gelen Travma Sonrası Stres Bozukluğu'nun belirtileri 3 grupta toplanmaktadır:


1- YENİDEN YAŞAMA BELİRTİLERİ: 
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin travmatik olayı elinde olmadan tekrar tekrar anımsaması, olayla ilgili kabus veya sıkıntı verici rüyalar görmesi, bazen olayı yeniden yaşıyor gibi hissetmesi, olayı hatırlatan durumlarla karşılaştıgında yoğun psikolojik sıkıntı duyması ve/veya fiziksel tepkiler yaşamasıdır.

Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece birini yaşıyor olması yeterlidir.


2- KAÇINMA-KÜNTLEŞME BELİRTİLERİ:
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin olayla ilgili düşünce,duygu ve konuşmalardan kaçınmak için özel çaba sarfetmesi, olayı hatırlatan etkinlik,durum ve kişilerden kaçınması, olayın bazı bölümlerini hatırlayamaması, duygularında donukluk, insanlardan uzaklaşma ya da yabancılaşma hissetmesi, daha önce sevdiği etkinliklere karşı ilgisinde azalma olması ve bir geleceği kalmadığı duygusunu yaşamasıdır.
Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece üçünü yaşıyor olması yeterlidir.

3- ARTMIŞ UYARILMIŞLIK BELİRTİLERİ:
Bu grupta yer alan belirtiler; kişinin uykuya dalmada ya da uykuyu sürdürmede güçlük çekmesi, çabuk sinirlenme hali ve öfke patlamaları yaşaması, kendini sürekli tetikte hissetmesi, aşırı irkilme tepkileri vermesi, yoğunlaşma ve dikkat güçlükleri yaşamasıdır.
Kişilerin bu belirtilerin hepsini yaşıyor olması gerekmez. TSSB için sadece ikisini yaşıyor olması yeterlidir. Bütün bu belirtilere, suçluluk duyguları, kişilerarası ilişkilerde bozulma, duygulanımda iniş çıkışlar, kendi kendine zarar veren davranışlar, bedensel yakınmalar, utanç,umutsuzluk,değersizlik duyguları, toplumdan uzaklaşma gibi belirtiler de eşlik edebilir.

TSSB belirtileri olaydan hemen sonra görülebileceği gibi, olayın üstünden 6 ay geçtikten sonrada ortaya çıkabilir. Ancak olaydan sonra ki ilk bir ay içinde bahsedilen belirtilerin bir kısmı görülür ve bir ay içinde kaybolursa durumu Akut Stres Tepkisi olarak değerlendirmek gerekir. Eğer tanı koyduracak belirtiler 1 aydan uzun sürerse TSSB olabileceği düşünülmelidir. Bu belirtiler 3 aydan uzun sürerse Travma Sonrası Stres Bozukluğu kronikleşmiş demektir ve bir tedavi arayışına girilmelidir.
Çocuklarda travmanın yeniden yaşantılanması daha değişik olabilir. Travmatik olayla ile ilgili kabuslar oluşur ve bu kabuslar değişerek başka tehdit edici tehlikeler (canavar,dev gibi) olarak yaşanabilir.Travmayı tekrar tekrar yaşantılama doğrudan değil, oyun temalarında görülebilir. Karın ağrısı,baş ağrısı gibi birçok somatik yakınmalar olabilir,tırnak yeme gibi davranışlar ortaya çıkabilir.



TEDAVİ
TSSB'nun tedavisinde iki temel metodtan bahsedilebilir:
1- Psikoterapi: TSSB'nun tedavisinde çeşitli psikoterapi teknikleriyle çalışılmaktadır. Bunlar arasında bilişsel -davranışçı yaklaşımlı terapilerin oldukça yararlı olduğu bilinmektedir.
2- İlaç tedavisi: TSSB'nun tedavisinde ilaç tedavilerinden de yarar görülmektedir.


Eğer herhangi bir ''travmatik olay'' yaşadıysanız ve olaydan sonra bahsedilen belirtilerden veya hastalıklardan bir kısmını yaşıyorsanız; yaşadığınız belirtiler iş,sosyal ve günlük yaşamınızı etkiliyorsa ''zaman herşeyin ilacıdır'' diye düşünmeyi ve bu belirtilerin kendiliğinden geçmesini beklemeyi bırakmalı ve bir ruh sağlığı uzmanına başvurmalısınız. Uygun tedavi metoduyla ruh sağlığınıza kısa sürede yeniden kavuşabilirsiniz...

 
Bu makale www.psikonet.com internet adresinden alınmıştır.